AZZE VE CELLE...
  Divan Şiiri Üzerine
 

DÎVAN  ŞİİRİNDE MEYVE REDİFLİ GAZELLER

 

 

 

Dîvan şiirinin gerçek hayatla yakından ilgisi olduğu ve hayatın her safhasına ait bütün göze çarpan unsurların bu şiirin ilgi alanı içinde bulunduğu, yapılan bir çok ciddî tahlil ve şerh çalışmasıyla ortaya konulmuş bulunmaktadır. Dîvan şiirine kaynaklık eden malzemenin Kur’ân- Kerîm’den hadislere, peygamber kıssalarından evliyâ menkıbelerine; Şeh-nâme’den tasavvufa ve şâirin yakın çevresindeki yerli malzemeye kadar çok geniş bir yelpazeye yayılmış olması, bu şiirin zengin bir bilgi ve kültür hazinesine kavuşmasına sebep olmuştur. Bu sebeple, biz bugün Dîvan şiirini kolay anlayamayışımızı her ne kadar onun Arapça ve Farsça kelime bazen de kurallarla yüklü, Osmanlıca adını verdiğimiz ifade şeklinden aldığını düşünüyorsak da, asıl zorluk dîvan şiirinin sahip olduğu bu kültür zenginliğine olan yabancılığımızdan kaynaklanmaktadır. Bundan dolayı da baş edemediğimiz yerde, onu değersiz ve ilgilenmeye lâyık görmeyip reddederek ondan kolayca kurtulma yolunu tercih ediyoruz. Halbuki tam tersini yaparak, onun bize sunduğu güzelliklere, dil ve kültür zenginliğine talip olup biraz gayret sarf ederek yorulmak zahmetine girsek, dîvan şiirinin bize ne doyumsuz güzellikler sunduğunu görürüz.  Bu konu tek başına ayrı bir seminer konusu olmaya lâyıktır ve mutlaka geniş çerçeveli bir seminerde ele alınmalıdır.

 

Dîvan şâiri çevresinde gördüğü, kullandığı ve bilgi alanı içinde bulunan her şeyle yakından ilgilenmiş, onları çok iyi gözlemlemiş, hayâl ve sanatkârlık gücü ile yoğurarak dîvan şiirinin sanat anlayışına uygun olarak ifade etmiştir. Türk insanının kıvrak zekâsından, Türk dilinin zengin mecazlar manzûmesinden yararlanarak çok değişik ve orijinal mazmunlarla süslemiştir. Bildirimizin konusu olan “Dîvan Şiirinde Meyve Redifli Gazeller” de bu ilginin bir başka güzel örneğini teşkil etmektedir. Diğer değerli konuşmacılar, divan şiirinde meyve konusunu farklı yönleriyle ele alacak ve değerlendireceklerdir. Hiç şüphe etmiyorum ki bize çok değişik bilgiler ve örnekler sunacaklardır. Biz taramak imkânını bulduğumuz seksenden fazla dîvanda karşımıza çıkan biri  “şeftâlû”, ikisi “turunc” ikisi “elma”, biri “nârenc” redifli, biri vişne redifli ve birisi de meyve çekirdekleriyle ilgili “çekirdeği” redifli sekiz gazel üzerinde duracak ve değerlendirmeğe çalışacağız.

 

Redifli manzûmelerin diğer manzûmelere nazaran ayrı bir özelliği vardır. Bu manzûmelerde redif olarak seçilen kelime her beyitte bütün anlamı, bir mıknatısın demir zerrelerini kendisine çektiği gibi,  kendisine yöneltir. Bu konumuyla anlamın mihverini teşkil eder. Ayrıca redif kelimesinin değişik anlamlarını kastederek kullanan şairler, şiirlerini çok daha ilgi çekici bir anlam zenginliğine kavuştururlar. Her edebî metinde mevcut olan anlam bütünlüğü, redifli manzûmelerde daha kuvvetle hissedilir. Taradığımız dîvanlarda, üç meyveye ait altı meyve redifli gazelin karşımıza çıkması, meyve adlarının divan şâirleri tarafından, redif olarak kullanılması konusunda, pek fazla ilgi çekici olmadığı tespitine sebep olabilir. Ancak bu kadar az manzûmeyle de olsa alâkadar olmaları, onların çevrelerindeki her unsurla ilgilendiklerinin ve şiire yansıtacak güzellikler bulabildiklerinin de bir delili sayılmalıdır. Kaldı ki değişik manzûmelerin içinde birçok  meyve adları, redif olarak kullanılmasalar bile, çok güzel ve değişik benzetmelere konu edilmişlerdir. Bu da  dîvan şâirinin yakın çevresiyle ve gerçek hayatla  ilgisini gösteren tespitlerimizi kuvvetlendiren deliller olarak değerlendirilebilirler.

 

16. yüzyılda yaşamış olan Cînânî’nin “turunc” redifli gazeli sekiz, Taşlıcalı Yahyâ’nın aynı redifli gazeli ise beş beyitten meydana gelmiştir. Revânî’ye ait “nârenc”  redifli gazeli beş beyit, Zâtî’nin “şeftâlû” redifli gazeli on beyittir. 14. yüzyıl şâirlerinden Kadı Burhâneddin’in  almasıyile” ve “alma direm”  redifli gezelleri ise beş ve altı beyitten  ibarettir ve matla beyitleri yoktur. Yine XVI. Yüzyılıl şairlerinden Kütahyalı Rahîmî’nin “vişne” redifli gazeli15-16 yüzyılda yaşamış olan Priştineli Mesîhî’ye ait olan “çekirdeği” redifli gazel de beş beyitten  meydana gelmiştir.  Ömer Özkan tarafından hazırlanan  ve henüz yayınlanmamış olan bir çalışmada karşımıza çıkan “alma” redifli beş beyitlik gazeli, metnindeki teredütler sebebiyle , değerlendirmeye almadık. İki şâirde karşımıza çıkan “turunc” ve “elma” redifli gazeller, şâirlerin bu meyvelere daha fazla ilgi gösterdiklerinin ve daha fazla benzetmeye konu olabilecek özellik bulduklarının bir işareti sayılabilir.

 

 Turunç, portakalı andıran, meyveleri olgunlaştıkça kırmızımsı bir renk alan, yuvarlak irice bir meyvedir. Turunç, daha sıcak olan Akdeniz ikliminde yetişmesi,  o devirdeki ulaşım  ve saklama şartlarının zorluğu, ülkenin her noktasına kolayca ulaşamaması, ulaştığı bölgelerde de az bulunması ve fiyatının fazlalığı sebebiyle herkesin tadamadığı bir meyvedir. Yeşilden sarı ve kırmızımsıya ulaşan rengi, yuvarlak şekli, tadı ve meyvesinin beslenme bakımından taşıdığı önem, bu ilginin önemli sebepleri arasında sayılabilir. Bu özellikleriyle beyitlerde değişik benzetmelere konu edilir.

 

 Cinânî’ “Turunc” redifli gazeline, “Turunç, sevgilinin saçının çevgânının gamına esir olup, bu şekilde sevgilinin mahallesine varmak ister” şeklinde nesre çevirebileceğimiz,

 

Esîr olup gam-ı çevgân-ı zülf-i yâre turunc

Diler bu şekl ile kûy-ı nigâra vara turunc

 

şeklindeki matla’ beytiyle başlar. Şâir bu beytini yazarken zamanın  ucu kıvrık bir sopa ve bir topla oynanan “gûy u çevgân”  adlı oyundan yararlanmıştır. Divan şiirinde sık sık karşımıza çıkan bu oyunda genellikle topa vurmaya yarayan ucu kıvrık sopa sevgiliye ait saç, sevgilinin eziyeti, âşığa verdiği gam  gibi unsurlara; top da kaderin önünde yuvarlanıp giden ve  “bî-ser ü pâ” yani “elsiz ayaksız” olarak nitelenen,  bu hâliyle, oradan oraya  fırlatılan âşık veya âşığın başına benzetilir. Cinânî’nin bu matla beytinde de sevgilinin kıvrımlı zülfünün gamı çevgâna benzetilmiştir. Ona gönül bağlayan ve beyitte esir olarak ifade edilen âşık da, çektiği aşk ıstırabı ve sıkıntılarla bükülmüş iki kat olmuş bedeniyle adeta bir top gibi hayâl edilmiştir. Âşık, bedeninin şekli ve sararmış teni  sebebiyle turunca benzetilmiştir. Âşığın maksadı bir yolunu bulup sevgiliyle beraber olmak, onun mahallesinde bulunmaktır. Cinânî’ye göre sevgilinin mahallesine ulaşmanın tek yolu, top olup sevgilinin saçının gamının çevgânına muhatap olmak, yani onun gamını çekmek, aşkının sıkıntılarına katlanmaktır. Şâirin, sevgilinin kıvrımlı zülfü ile çevgân ve  top ile turunç arasındaki gözleme dayanan şekil benzerliğinden yola çıktığı açıktır.

 

Şâir, “Turunç, ortaya çıkan bütün varlığını hevâ (aşk) ile çürütür (yok eder; bu sebeple), bu diyara oturmaya (yerleşmeye) gelmezse bunda şaşılacak ne var?” diye sorduğu

 

Hevâ ile çürüdür hâsılın anup bitmez

N’ola ikâmete gelmezse bu diyâra turunc

 

şeklindeki beytinde,  “hevâ” kelimesinin teneffüs ettiğimiz hava, iklim, heves ve aşk anlamlarıyla oynamaktadır. Turuncun bilhassa  sıcak iklimlerde yetişen bir meyve olması ve şairin yaşadığı bölgedeki gibi sert bir iklimde yetişmesinin imkânsızlığı, turuncun teşhis sanatıyla, bu diyara yerleşmeye gelmeyen bir insana benzetilmesine sebep olmuştur. “Meyvesini hevâ ile çürütür” ifâdesinden de onun âşık biri olduğu neticesi çıkartılabilir. Bu sebeple turuncu ömrünü aşk ile çürüten ve bir yerde karar eğlemeyen ancak, hevâsı uygun olmayan, yani aşkın olmadığı yerde de yaşayamayan bir âşık olarak hayal etmektedir.

 

Cinânî,

 

Çemende Hızr gibi bahr ü ber müsâfiridür

İder hemîşe heves geşt ile güzâra turunc

 

dediği ve “Turunç, çemende Hızır gibi denizlerin ve karaların misafiridir ve daima dolaşmaya heves eder.” şeklinde nesirleştirebileceğimiz üçüncü beytinde ise turuncu ölümsüzlük suyunu bulup içen Hızır’a benzetir. Hızır’ın, Âb-ı hayât, Âb-ı hayvân, Âb-ı zindegî ve Bengisu gibi adlarla andığımız,  ölümsüzlük suyunu bulup içtiği için bu dünyâda ölümsüzlüğe kavuştuğuna,  karada ve bilhassa denizde sıkıntıya düşenlere yardım ettiğine inanılır. “Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez” atasözümüz de bu inanışın bir ifadesidir. Beyitte turuncun Hızır’a benzetilip “misafir” olarak nitelendirilmesi, onun sadece yetiştirildiği bölgelerde kalmayıp her tarafa ulaştırılan ve itibar gören bir meyve olmasından kaynaklanmaktadır. Bir narenciye çeşidi olan turuncun, şâirin yaşadığı yüzyılın şartları da göz önünde tutularak, Hızır gibi hastaların yardımına koştuğu hayali pek de yadırganamaz. Kaldı ki tıbbın bugün, şâirin yaşadığı devre göre çok ilerlemeler kaydettiği ve hayat şartlarının çok daha kolaylaştığı zamanımızda bile limon, portakal, greyfurt ve bilhassa turunç gibi meyvelerden medet umuluyor olması, Cinânî’nin bu benzetmeyi şiirine malzeme yapmaktaki haklılığını destekler niteliktedir. Halk tabâbetinin daha çok ilgi gösterdiği turunçgillerin ihtiva ettikleri C vitamini sebebiyle insanın sağlığı ile ilgisi,  bilhassa nezle ve grip gibi rahatsızlıkları önleyici ve hafifletici özelliklere sahip olduğu düşünülürse, bu ifadelerin sadece hayalden ibaret olmadığı da söylenebilir. 

 

Cinânî gazelinin dördüncü beytinde turuncun yanında bir başka meyveye, elmaya da yer verir. “Turunç, sevgilinin çifte gerdanının hayâli ile, bu gönül çocuğunun ağlayıp inlediğini görünce, (ona) bazen elma  bazen turunç sunar” dediği ,

 

Hayâl-i gabgab-ı dil-dâr nâlesin göricek

Sunar bu tıfl-i dile ara sîb ara turunc

 

şeklindeki beytinde, kolayca kandırılabilmesi sebebiyle,  gönlü bir çocuğa, sevgilinin çifte gerdanını da şekil, renk, lezzet ve güzellik bakımından turunca ve elmaya benzetir.          Gapgab, “çene altı, çifte gerdan”  anlamına gelir. Fuzûlî, Leylâ vü Mecnûn adlı mesnevisinde Leylâ’nın benzersiz güzelliğini  tasvir için yazdığı ve ”Latîf bir şimşâd olan boyuna, çenesinin elması ve çene altı turuncu birleşince” dediği,

 

 

                                      “Şimşâd-ı latîfine mürekkeb

                                      Sîb-i zenâh u turunc u gabgab”

 

eklindeki beytinde  elma-çene, turunç-gabgab ilgisini kurarken , çene ile gabgabı ayrı meyvelerle ifade etmektedir. Buna dayanarak Cinânî’nin de “Sevgili, gönül çocuğuna bazen elmaya benzeyen çenesini, bazen turunca benzeyen gerdanın sunar” demek istediğini düşünebilirsek de, şairin beyitte çeneden söz etmediğini de göz önünde tutarak, her iki meyve ile de sevgilinin çifte gerdanını kastettiğini söylemek daha uygun olur.

 

 Elma, boyutları, biçemleri ve renkleri çeşide ve çevre özelliklerine göre değişen, genellikle yuvarlak, sarı, kırmızı ve yeşil renkli bir meyvedir.  Gönül-çocuk ilgisi, Dîvan şiirinin çok kullandığı benzetmelerden biridir. Gördüğü  her şeye hemen kapılması, bir yetişkin gibi mantığıyla değil daha çok duygularıyla hareket etmesi, başına gelecekleri önceden kestirememesi, kolayca kandırılabilmesi ve kandırılıp kapıldıktan sonra da kolayca kendisini kurtaramaması, güçsüzlüğü ve âcizliği gibi özellikleriyle gönül bir çocuktur. Beyitte bu özelliklere sahip gönül çocuğunun kapıldığı ise sevgilinin elmaya ve turunca benzeyen çifte gerdanının hayâlidir. Çocukların bu meyvelere gösterdiği düşkünlük de şâirin gözlemlerine dayanarak beytine aktardığı unsurlar arasında dikkat çekmelidir.

 

Şâirin,”Turunç, aşk ateşi ile beslendiği için, zamanın  cevrine çok dayanamaz.” dediği,

 

Egerçi âteş-i ışk ile oldı perverde

İnen dahi döyemez cevr-i rûzigâra turunc

 

şeklindeki beytinde turunç, aşk ateşiyle yanıp kavrulan, yani olgunlaşan bir âşık olarak hayâl edilmektedir. Zamanın cevrine fazla tahammül edememesinin sebebi de budur. Dünya nimetleriyle ilgisini kesen âşık için, bu dünyada geçirilen zaman ve bu dünyanın kendisine sunduğu eziyetten, dertten başka bir şey değildir. Şâir de aşk ateşiyle beslenen bir âşık gibi hayâl ettiği turuncun, zamana uzun süre karşı koyamayan, kısa sürede çürüyen bir meyve olma özelliğinden yararlanarak, zamanın eziyetlerine uzun süre dayanamayacağını ifade etmektedir.

 

 

Yanıklarıyla ten-i zerdi yâra arz itdüm

O âşıkam ki yakup arz ider nigâra turunc

 

şeklindeki altıncı beyitte “Ben, sevgiliye yaktığı turuncu sunan bir âşığım; (çünkü), sararmış tenimi yanıklarıyla sevgiliye arz ettim.”  diyen Cinânî, önceki beyitte olduğu gibi turunçla âşık arasında ilgi kurmaktadır. Turunç sarı rengi sebebiyle âşığın aşk ıstırabıyla sararıp solmuş tenine benzetilir. Şâirin kendisini âşığın yerine koyarak ifade ettiği gibi, yakıp sevgiyi sunduğu turunç üzerindeki yanık izleri de vücudundaki aşk yaraları, yani dağlardır. Bu beyit bize ucu yakılıp sevgiliye gönderilen ve sevgiliye “senin için yanıp tutuşuyorum” mesajını ileten mektup veya mendilleri hatırlattı. Bu beyitte de âşığın yakıp sevgiliye gönderdiği turunç ile sevgiliye, ”senin aşkın yüzünden sararıp soldum, aşkının ateşiyle yanıp yakılmaktayım” mesajını iletmek istediği söylenebilir.

 

Cinânî’nin “Turunç, bazen tarikata uygun olarak yeşil elbise ile gelip, hal lisanı ile özür dilemeye kasteder.” dediği

 

                        Tarîkat üzre gelüp berg-i sebz ile gâhî

                         Lisân-ı hâl ile kasd eyler i’tizâra turunc

 

şeklindeki beyitte turunç, henüz sararıp olgunlaşmamış yeşil hâliyle ve  yeşil yaprağı ile benzetmeye konu edilmektedir. Bu hâliyle turunç, henüz yeteri kadar olgunlaşmamış, çıktığı yolda yaptığı hataların farkında ve bu sebeple özür dileyerek hatalarını düzeltme gayreti içinde olan bir sâlik gibi düşünülmüştür. Onun bu tavrı zamanla olgunlaşacağının bir işareti olarak kabul edilebilir.

 

Şâir turunç redifli gazelini, zamanı bir soyguncuya, turuncu da nârencî (turunç renkli)  elbisesi zaman haramîsi tarafından yağmalanan bir mazlûma benzettiği ve ”Ey Cinânî! Turunç bu rûzgâra (zamana) ne yaptı bilmiyorum. Rûzgâr (zaman) yol kesen haydutlar gibi (onun)  nârenc renkli elbisesini soyar. dediği,

 

Harâmîler gibi nârencî câmesini soyar

Cinânî n’eyledi bilsem bu rûzgâra turunc

 

şeklindeki mahlas beytiyle tamamlar. Zaman ya da devir anlamlarına da gelen “rûzgâr” kelimesiyle oynayan şair, zamanın insandan alıp götürdüklerini göz önünde tutarak, zamanı harâmîye benzetir. Mevsimlerin değişmesi, yani zamanın geçmesi tabiatta değişikliklere sebep olur. Ağaçların önemli bir kısmı, bilhassa meyve veren ağaçların yaprakları sonbaharda önce sararır sonra da dökülür. Tıpkı elbiseleri hırsızlar tarafından çalınmış ve çıplak bırakılmış bir insana dönerler. Cinânî de bu gerçekten hareket ederek, ağaç yapraklarını elbiseye, yaprakları dökülmüş turunç ağacını hırsızlar tarafından elbiseleri  çalınmış çıplak bir insana, yaprakların dökülmesine sebep olan rüzgârı da, hem yel hem zaman anlamlarıyla kullanarak, harâmîye benzetmiştir. Turuncun olgunlaştığı zaman kabukları soyularak yenilen bir meyve olduğu da göz önünde tutulursa, zaman hırsızının yağmaladığı, soyduğu elbisenin turuncun soyulan nârencî , yani turunç renkli kabuğu olarak düşünülmesi de mümkündür. Her iki düşünce tarzı da tamamen gözleme dayanan, teşbih ve teşhis sanatlarının da yardımıyla bir dantel gibi örülen bu beyit bile, Dîvan şiirinin gerçek meclisinin tam ortasına bağdaş kurup oturduğunun güzel bir delili sayılabilir.

 

                                                                       XXX

 

XVI. yüzyılın yeniçeri şâirlerinden Taşlıcalı Yahyâ’nın “Turunc” redifli   gazeli ”Turunç, dünya gül bahçesine süs ve güzellik verir; çemendeki her turunç gökyüzündeki bir yıldıza döndü.” dediği,

 

Gülşen-i dünyâya virür zînet ü zîver turunc

Gök yüzünde encüme döndi çemende her turunc

 

şeklindeki matla’ beytiyle başlar. Taşlıcalı Yahyâ’nın bu beytinde turunç, bir gül bahçesine benzetilen dünyayı süsleyen ve ona değer ve güzellik kazandıran bir meyve alarak ele alınmaktadır. Burada sadece meyvenin değil bir bütün olarak turunç ağacının kast edildiği açıktır. Beytin ikinci mısraında kastedilen ve gökyüzündeki yıldızlara benzetilen ise doğrudan doğruya şekil ve renk benzerliği ve sayılarının çokluğu sebebiyle turunç meyvesidir. Bu hayâlde turunç meyvelerinin ağaçta, gökteki yıldızlar gibi yukarıda asılı bulunmaları da önemli bir gözlemdir.

 

Şâirin, “O gül gibi yüksek derecede ve devlettedir; ay ile güneş, onun sohbet (meclisinde) iki güzel ve taze turunçtur.” dediği,

 

Gül gibi rif’atde ol izzetde ol devletde ol

Ay ile gün sohbetinde iki zîbâ ter turunc

 

şeklindeki hüsn-i matlaında turunç gül, ay ve güneşe de benzetilen itibarlı iki güzeldir. Turuncun güle benzetilmesinde gül gibi her yerde itibar gören bir meyve olması ön plâna çıkarken, ay ve güneş benzetmesinde ise daha çok renk ve şekil benzerliği dikkat çekicidir.

 

Taşlıcalı Yahyâ’nın “Turunç, başını mihnet kılıcının çevgânına top eylemiştir; (Bundan dolayı) çılgın âşıklara benzer.” dediği,

 

Başını top eylemiş  çevgân-ı tîg-i mihnete

Benzi sarı âşık-ı şeydâlara benzer turunc

 

şeklindeki üçüncü beytinde ise turuncun benzetileni gûy, yani top ve çılgın âşıktır. Çıgın âşığının başını top eylediği çevgân ise, eğri şekliyle dikkate alınan mihnet kılıcıdır. Beyitte Taşlıcalı Yahyâ da Cinânî gibi turunç ile âşık arasında ilgi kurarken, çevgân olarak mihnet kılıcını kullanır. Biri birine yakın gibi görünen bu benzetmelerdeki  hareket noktası sevgilinin aşkının sıkıntıları karşısındaki çılgın âşığın çâresiz durumudur. Bu beyitte de çılgın âşığa benzetilen turunç “bî ser ü pâ” yani elsiz ayaksız bir top ve sevgilinin aşkının sıkıntıları da bu topu oraya buraya savuran bir çevgân olarak hayâl edilmiştir.

 

Gazelin,  “Turunç, fakirlikleriyle övünen riyâzet ehli  gibi, Tanrı korkusundan altın gibi sarardı.” diye nesre çevirebileceğimiz,

 

 

Fakr ile fahr eyleyen ehl-i riyâzetler gibi

Tanrı korhusundan oldı zer gibi asfar turunc

 

şeklindeki dördüncü beytinde turunç, Allah korkusundan benzi altın gibi sararmış , fakirliğiyle övünen bir riyâzet ehli olarak karşımıza çıkmaktadır. Riyâzet ehli nefsini kırmak, köreltmek için dünyâ nimetlerinden elini ayağını çeken kimse demektir. Bu davranışın sebebi Allah korkusu ve ilâhî sevgiliye, yani Allah’a kavuşma arzusudur. Bu sebeple, dünyâ nimetleriyle ilgisini kesen riyâzet ehli olanlar, fakirlikleriyle övünürler ve benizleri, bedenleri de altın gibi sararır. Turuncun olgunlaştığı zaman altın gibi sarardığı göz önünde tutulursa,  riyâzet ehlinin benzinin sararmış olması da onun olgunluğunun, yani verdiği kararında başarıya ulaştığının bir işareti olarak değerlendirilebilir.

 

Şâir “Yahyâ’nın şiirinin her mısraı taze bir fidandır ve her mısraının ucunda, baygın bakan parlak yıldız gibi, yer yer turunç vardır.” dediği,

 

                                   Şi’r-i Yahyâ’nun nihâl-i tâzedür her mısra’ı

Encüm-i şehlâ gibi ucında var yer yer turunc

 

şeklindeki makta’ beytinde şiirinin mısralarını taze bir fidana benzeterek bir fahriye beyti kaleme almıştır. Şâir taze  fidan ifadesiyle söylediklerinin yeni, daha önce söylenmemiş olduğunu ifade etmektedir. Bu dalların ucunda yer yer bulunduğunu belirttiği turunç ise redif olarak kullandığı turunç kelimesidir. Şâir ayrıca şiirinin turunç gibi lezzetli, hoş ve faydalı bir meyve gibi çekici ve zamanına göre her yerde kolayca ele geçemeyecek özelliklere sahip olduğunu da ifade ederek övünmektedir.

 

                                                              X X X

 

       Nârenc, ”turunc tâbir olunan meyvedir.” Nârenciye kelimesini portakal, limon, mandalina gibi meyveleri ifade etmek için kullanıyoruz. Revânî’nin de gazelinde kullandığı “nârenc” kelimesini bu anlamları kastedecek şekilde kullandığını söyleyebiliriz. Sadece turunç meyvesini kastederek kullanmış olması ihtimali de neticeye tesir etmez. Nârenc beyitlerde yuvarlak şekli, olgunluk derecesine göre yeşilden sarıya ve kırmızıya yaklaşan rengiyle hayâllere konu edilir.

       

   Revânî gazeline “Ey zâlim sevgili! Nârenc sana âşık olmuş olmalı ki, yine sararmış benziyle  bana benzer.” dediği,

 

                     Sararupdur yine benzi bana benzer nârenc

                    Âşıkundur meger ey şûh-ı sitemger nârenc

 

şeklindeki matla beytiyle başlar. Nârenc sararmış rengiyle, sevgiliye gönlünü kaptırdığeı için benzi sararmış bir âşık olarak hayâl edilmiştir. Hüsn-i ta’lil sanatının da yer aldığı ilgide, olgunlaşmağa başlayan sarı renkli nârenc söz konusu edilmiştir.

 

      Şâirin “(Ey sevgili)! Nârenc yine senin gabgabının hastası olmuş ki, bağ içinde bedeni ateş gibi yanar.” şeklinde nesre çevirebileceğimiz,

 

                          Bağ içinde tutuşup gövdesi od gibi yanar

                          Gabgabun hastası olmuş yine benzer nârenc

 

şeklindeki hüsn-i matlaında nârenci, şekil ve renk bakımından sevgilinin gabgabına benzetirken, teşhis sanatıyla, onun kıskançlığı ile hastalanmış, bütün bedeni ateşler içinde yanan bir insan olarak karşımıza çıkar. Bedeninin ateşler içinde yanması ifâdesinden iyice olgunlaşıp kızaran bir nârenc kastedildiği açıktır. Olgun bir meyvenin tadı ile sevgilinin gabgabı arasında bir ilgi kurulduğu da düşünülebilir.

 

               Revânî’nin sararmış yüzü üzerine dökülen kanlı gözyaşlarını nârence benzeterek “Dert ve belâ bağında gözyaşı tanelerim sararmış yanaklarımın aksiyle baştan başa nârenc oldu.”  dediği,

 

                        Yaşumun dâneleri derd ü belâ bâğında

                        Oldı aks-i ruh-ı zerdümle ser-â-ser nârenc

 

şeklindeki üçüncü beytinde , aşk bir dert ve belâ bağına, sararmış yüzünün  aksiyle karışmış kanlı gözyaşı taneleri de, renk v e şekil bakımından, nârenc ağacındaki meyvelere  benzetilmiştir. 

 

       “(Ey sevgili)! Boyunun üzerindeki altın düğmeleri görenler: Aceba ar’arın nârenc bitirdiğini kim görmüştür, der”  şeklinde nesre çevirebileceğimiz,

 

                        Kâmetün üzre gören tugme-i zerrînüni dir

                        Kim görüptür acebâ bitüre ar’ar nârenc

 

beytinde nârenc, ar’ar (dağ servisi) gibi uzun boylu sevgilinin –eğer şâir düğme ile sevgilinin göğüslerini kastetmemişse- elbisesindeki altın renkli düğmeleri renk ve şekil bakımından olgun bir nârence benzetmiştir. Meyvesiz bir ağaç olan ve mecâzen boy- bos anlamına gelen ar’arın turunç meyvesi vermiş olmasının hayretle karşılanması ise sevgilinin âşığına karşı takındığı olumsuz tavırla ilgilidir. Sevgilinin âşığına ilgi göstermesi ar’arın nârenc bitirmesi kadar inanılmaz bir olgudur. Bu düşünceden hareket edilerek nârenc ile sevgilinin ilgi ve belki de vuslatı arasında bir ilgi kurulduğu söylenebilir.

 

     Şâir,

 

                        Ne ola bu şi’r ile zeyn olsa Revânî  meclis

                        Sohbete çünki virür zînet ü zîver nârenc

 

şeklindeki ve “Ey Revânî! bu şiir ile meclisler süslense bunda şaşılacak ne var? Çünkü nârenc sohbete zenginlik ve güzellik verir.” dediği makta beytinde şiirini meclisi süsleyen bir unsur olarak ele alıp övünürken, onu meclisi zenginleştiren ve süsleyen bir başka unsur olan nârence benzetir. Bu benzetmede hareket noktası nârencin az bulunan, çok sevilen; şekil, tat, koku ve lezzet bakımından insanların hoşlandığı, yemeli içmeli toplantılarda daima görmeyi, tatmayı arzu ettikleri bir meyve olmasıdır. Revânî’niye göre onun şiirleri de, nârenc gibi, meclisleri süsleyen, mecliste bulunanların daima dinlemeyi arzu ettikleri ve bundan hoşlandıkları nadir bulunan eserlerdendir.

                                                          

                                                                       X X X

 

Üzerinde duracağımız “Şeftâlû” redifli üçüncü gazel, Zâtî’ye ait ve on beyittir. Şeftali, zar gibi ince kabuğu kadife gibi ince tüylü, genellikle sarı, pembe kırmızı alacalı, bol sulu, lifli ve hoş kokulu, eti ise beyaz, sarı ya da kırmızı renkli bir meyvedir.

 

 Gazel şâirin “Can kayısı özler, bu hasta gönül ise şeftaliyi; bana ağzınla şeftali sunsan daha hoş gelirdi (olurdu).”dediği

 

Bana cân kaysı özler bu dil-i bîmâr şeftâlû

                                   Hôş idi eylesen ağzunla ger ikrâr şeftâlû

 

şeklindeki matla’ beytiyle başlar. Bu beyitte çok yakından tanıdığımız iki güzel meyve, kayısı ve şeftali mukayese edilir. Kayısı canın arzu ettiği ve ihtiva ettiği değerler bakımından canın beslenmesine daha  faydalı bir meyve olarak ele alınırken, şeftali hasta olan gönlün hoşuna giden, insanların daha çok hoşlandığı, gönül verdiği bir meyve olarak takdim edilmektedir. Bunda sevgilinin dudağının renk, şekil, lezzet ve tat bakımından şeftaliye benzetilmesi ile dudağın Dîvan edebiyatında âşığın hayatı için taşıdığı anlam önemli bir yer tutar. Çünkü dudak vuslatı, ölümsüzlüğü ifade eder ve bu sebepten de âb-ı hayat yani ölümsüzlük suyuna benzetilir.  Tasavvufî açıdan da vahdeti yani ebedî hayatın sembolüdür. Şâirin, sevgilinin ağzıyla şeftali sunacağı ihtimalini hoş olarak vasıflandırmasının sebebi de budur.

 

Şâirin “Ey servi boylu (sevgilim)! Bu kayısı cennette yetişmiştir diye Tatar, dudağının hünnâbından şeftali almak ister.” dediği

 

               Bu kaysı bâğ-ı cennetde bitübdür diye ey servüm  

                                   Eger unnâb-ı la’lünden ala tâtâr şeftâlû

 

şeklindeki hüsn-i matlaında sevgilinin dudağı unnâb ya da hünnâp adını verdiğimiz meyveye benzetilmektedir. Hünnâp, olgunlaştığı zaman kırmızımsı kahverengine alan eriğe benzeyen bir meyvedir. Benzerlik renk ve şekil yönündendir. Tat unsurunun da gözetildiği düşünülebilir. Beyitte dudağın benzetildiği meyve kayısıdır; ancak, bu kayısı cennette yetişen daha üstün özellikleri olan bir kayısıdır. Tatarın, sevgilinin hünnâba benzeyen dudağından şeftali, yani öpücük alma isteği de sevgilinin dudağının cennette yetişen kayısıya benzetilmesine dayanmaktadır.

 

Zâtî’nin “Ey yüzü nar çiçeği (gibi güzel) olan (sevgili)! eğer bana şeftali lutf eylemezsen, (görenler) âhımın ateşinin kıvılcımlarını narın tanesi sanırlar.” dediği

 

Şirârun âteş-i âhun sanurlar dânesi nârun

Bana lutf eylemezsen ey yüzü gül-nâr şeftâlû

 

şeklindeki beytinde sevgilinin yüzü, özellikle yanakları, gençliği yani tazeliği, kokusu ve rengi sebebiyle nar çiçeğine, âşığın âhının kıvılcımları nar tanelerine ve dudağı, dolayısıyla öpücüğü de yine şeftaliye benzetilir. Nar  çok belirgin olmayan altıgen bir yapıya sahip, iri bir portakal büyüklüğünde küremsi meyveleri olan bir meyvedir.  Sarı, kırmızı ve kahverengi alacalı ve derimsi bir kabukla örtülü meyvelerinin içi bölmelere ayrılmıştır. Her bölmede çok sayıda kırmızımsı renkli, saydam tane bulunur. Narın yenen bölümü bu tanelerdir.Âh ateşinin kıvılcımlarının rengi , şekli ve çokluğu ve özellikle nâr kelimesinin bir meyve adı yanında “ateş koru” anlamından da yararlanarak, kırmızı nar tanelerine benzetilmiştir. Sevgilinin kırmızı yanakları için, gül ve lâle gibi çok kullanılan çiçekler yerine  gül-nâr, yani nar çiçeğinin tercih sebebi ise beyitte yer alan “nâr” kelimesiyle olan yakın ilgisidir. Şâirin beyitte asıl vurgulamak istediği, nar çiçeği kadar güzel bir yüze sahip olan sevgilinin şeftaliye benzetilen dudağını, yani vuslatını âşığına sunmaması hâlinde nasıl acı çekeceği ve bu acıyla dile getirdiği feryadının nasıl ateşli olacağı, görenlerin bu ateşin kıvılcımlarını nar tanelerine benzetebileceğidir.

 

Şâirin ”(Ey sevgili)! Eğer rakip dudağından şeftali almak isterse, yüzünü eriklerle süsle ve onu ayvalar ile gönder.” diye  nesre çevirebileceğimiz

 

Eriklerle yüzin zeyn it anı ayvâ ile gönder

Eğer la’lünden alma isteye ağyâr şeftâlû

 

beytinde, sevgilinin dudağının yine şeftaliye benzetildiğini görüyoruz. Erik, cinslerine göre yeşil, sarı, mor gibi değişik renklerde, farklı büyüklüklerde ve şekillerde, sulu, ekşi ve tatlı bir meyvedir. Beyitte yer alan erik âşığın rakibin yüzünde sevgili tarafından meydana getirilmesini istediği çürüklere, morluklara benzetilmiştir. Kastedilen koyu renkli siyah eriktir ve benzerlik şekil ve renk yönünden kurulmuştur. Ayva, altın sarısı renginde, hoş kokulu ve  iri bir meyvedir Ayva kelimesi ise beyitte bu anlayış içinde, özellikle sevgiliden dayak yiyen, yüzü gözü siyah eriğe benzeyen yaralarla donanan rakibin âh u vâhını, yani feryatlarını ifade etmektedir. Şâirin burada ayva kelimesinin, “ayvâ veya eyvâ” şeklindeki telaffuzunun “eyvâh”  şeklindeki feryat ifadesiyle benzerliğinden yararlandığını söyleyebiliriz. Ayvanın taş ile olan benzerliğini göz önünde tutarsak, “rakibi ayva atarak yanından uzaklaştır” demek istediğini de söylemek mümkündür. Bunun yanında bir şeftali-dudak, dudak-vuslat ilgisinden hareket ederek, ”Ey sevgili senin dudağını, yani vuslatını isteyen rakibi, erik ayva gibi daha az değerli şeyleri - bu belki bir gülümseme , belki bir tatlı söz vb. olabilir- ver gönder, başından sav” dediği de düşünülebilir. Ancak, şairin burada şeftali- dudak, erik-dayak izi ve ayva-âh u vâh ilgisini ön plânda tuttuğu açıktır. Beyitte “almak”  fiilinin “alma” şeklinde, elma adlı meyveyi hatırlatacak şekilde kullanılmasına da dikkat etmek gerekir. Şairin bu kullanılışı, meyve konulu bir manzumeye daha uygun düşeceğini düşünerek kullandığı şüphesizdir.

           

Zâtî’nin, Ey tatlı dilli sevgili! Benim için senin dudağının hurmasından şeftali almak, verdiğin sıkıntılarının meyvesinden çok daha iyidir.”  diye nesre çevirdiğimiz

 

Cefânun mîvesinden hep senün hurmâ-yı la’lünden

Bana bih-terdür alma ey şeker-güftâr şeftâlû

 

şeklindeki beşinci beytinde bir arzusunu dile getirmektedir. Sevgiliye “tatlı dilli” olarak hitap eden şair sevgilinin kendisine hoşuna gidecek güzel sözler söylemesini de arzu ettiğini ifade eder. Hurma, genellikle yumurta biçiminde, büyüklüğü, rengi ve biçimi yetişme şartlarına göre değişen, çok tatlı ve besleyici bir meyvedir. Şekil, tat ve  belki de renk bakımından hurmaya benzettiği dudağından şeftaliye benzettiği bir öpücük almak istediğini de dile getiren şâir, bunun kendisi için bir meyveye benzettiği, sevgilinin cefâsından daha tercihe şâyân olduğunu de söylüyor. Kısaca ifâde edersek, “Ey sevgili! Bana böyle cefâ edeceğine güzel dudağından bir öpücük vermen benim için daha iyidir” demek istediğini söyleyebiliriz. “Almak” fiilinin bu beyitte de, aynı sebeple, elma meyvesini hatırlatmak için “alma” şeklinde kullanıldığı açıktır.

 

Şâirin,“(Ey sevgili)! Senin boyunla bûseni yeni bir gazel ettim (senin boyunu ve bûseni konu alan yeni bir gazel yazdım), onun her dala benzeyen her beytinin ucunda bir şeftali var.” dediği,

 

Senün kaddünle bûsen vasfını bir ter gazel itdüm

Anun bir şâh her beyti ucunda var şeftâlû

 

şeklindeki beytinde sevgilinin boyunu bir şeftali ağacına ve yazdığı gazele benzetirken, her beytin sonunda redif dolarak yer alan “şeftâlû” kelimesini de bu ağacın dallarında yetişmiş şeftali meyvesine benzetiyor. Manzûme kelimesinin tanzîm edilmiş, ölçülü  ve düzgün anlamları ile sevgilinin düzgün, uzun ve mütenâsip boyu arasında kurulan ilgi, Dîvan şiirin de oldukça sık olmasa da karşılaştığımız bir benzetmedir. Sevgilinin boyunun değer verilen ağaçlara benzetilmesi ise sıkça rastladığımız ilgidir. Zâtî’nin bu  beyitte şâh kelimesini, imlâsının anlamına uygun olarak, “dal” anlamında kullandığı açıktır; ancak, ses benzerliği göz önünde tutularak bir an için şâh kelimesini padişah anlamıyla alırsak “her şâh beyti”   ifadesinden gazelin en güzel beytini hatırlayabiliriz. Böyle bir yaklaşım bize şâirin bu beytinin bir fahriye anlamı taşıdığını ve şiirinin her beytinin bir şah beyit güzelliğinde olduğunu ifade etmek istemiş olabileceğini de düşündürebilir.

 

Şâir, “Eğer o sevgili mahallesinde bana bir şeftali (vereceğin)e söz verirse, ondan cennet bahçesinde taze bir meyve yemiş gibi hoşlanırım.” dediği

 

Cinân bağında ter mîve yemişce hazz idem andan

Eger kûyunda ahd ide bana ol yâr şeftâlû

 

şeklindeki beytinde, sevgilinin mahallesini cennete, sevgilin vermeye söz vermesini istediği öpücüğünü, yani dudağını, dolayısıyla vuslatını da taze bir şeftaliye  benzetir. Benzerlik, yukarıda da belirttiğimiz gibi sevgilinin dudağının renk, şekil, lezzet ve tat bakımından şeftali ile gösterdiği benzerlik ve dudağın âşık bakımından taşıdığı önemdir. Burada sevgilinin cennete lâyık güzellikte olduğunun ifade edilmek istendiği de göz önünde tutulmalıdır.

 

Zâtî’nin, Sevgili badem üzerine fındık kor ama, can parasını al her zaman bana şeftalini lutfet desem, daha önce vermiş olduğu sözünde durmaz.”  dediği

 

Kor ol bâdâm üzre fınduk ammâ ahdine turmaz

Disem cân nakdini al lutf kıl her bâr şeftâlû

 

şeklindeki beytinde badem ile fındık ile kastettiklerinin, âşığından esirgemeyip ara sıra gösterdiği sınırlı güzellikleri, sözleri ve asla yerine getirmeyeceği vaatleri olduğu söylenebilir. Ayrıca, şekil benzerliği ve konum itibariyle badame benzeyen ağız üzerindeki fındık burun olarak da hayâl edilebilir. Fındık, sert bir kabuğu olan, içi daha çok çerez olarak yenilen, yuvarlak ve oval biçimde bir meyvedir. Bâdem de fındık gibi, ama daha sert bir kabuk izinde bulunan, fındık gibi çerez olarak tüketilen, bir ucu sivri oval biçimde, ilkbahar mevsiminde çağla adıyla ve yeşil olarak karşımıza çıkan ilk meyvedir. Daha sonra iyice olgunlaşarak sert bir kabuğa bürünür. Beyitten de anlaşıldığı gibi,âşığa sevgili tarafından yapılan vaatler arasında, şeftali olarak vasıflandırılan dudağı, dolayısıyla vuslat vaadi de vardır. Âşık ise her zaman olduğu gibi  sevgilinin dudağına, yani vuslatına can nakdi ile taliptir. Ama sevgili bu sözünde asla durmaz ve âşığına dudağını, yani vuslatını sunmaz. Burada dudağın ölümsüzlük bağışlayan bir unsur,  âb-ı hayat, tasavvufî açıdan vahdet, yani ebedî ölümsüzlük anlamına geldiğini düşünürsek, bu alış-verişten âşığın daha kârlı çıkacağı açıktır.

 

Şâirin, Ey Zâtî! cihânı dut ve ayva ile doldursam ne olur (bunda şaşılacak ne var)? Şeftali, hasret eliyle canıma nar  vurmaktadır.” dediği

 

N’ola Zâtî cihânı dûd ile ayvâ ile pür kılsam

Urubdur cânuma hasret eliyle nâr şeftâlû

 

şeklindeki beytinde “dûd, ayvâ ve nâr” kelimelerinin meyve adı olmaları yanında sırasıyla “duman”, “âh u vâh” ve “ateş koru” anlamlarıyla oynamaktadır. Dut, böğürtlene benzeyen, beyaz renkli tatlı ve ekşimsi lezzetli morumsu-kara  renkli cinsleri olan bir meyvedir. Bu sebeple kelimeleri ikinci anlamlarıyla aldığımız zaman Ey Zâtî! cihanı ah dumanı ve âh u vâh ile doldursam bunda şaşılacak ne var? Şeftali, hasret eliyle cânıma ateş vurmaktadır.” şeklinde nesre çevirebiliriz. Şâirin burada ,şeftaliye benzetilen sevgilinin dudağına olan hasretini ifade ederken, belki de çok hoşlandığı şeftali meyvesine olan hasretini de ifade etmiştir. Ulaşımın ve meyve sebzeleri korumanın bugünkü kadar kolay olmadığı şüphesiz olan 16. yüzyılda, belli bir bölgede yetiştiği ve pahalı olduğu için herkesin kolayca ulaşamadığı bir meyve olması bakımından şeftaliye duyulan hasret yadırganamaz.

 

  

Zâtî, “O sevgili kendi ağzıyla bana şeftali vereceğine söz verdi; hemen o anda durup ağzını öpesim geldi.”  diye nesre çevirebileceğimiz,

 

Hemân ol sâ’at anun turup agzın öpesim geldi

Bana ahd eyledi agziyle ol dil-dâr şeftâlû

 

şeklindeki makta’ beytinde yine renk, şekil, lezzet ve tat bakımından dudak-şeftali ilişkisini kurarken, mutlaka duymayı çok istediğimiz ve çok hoşumuza giden bir sözü duyduğumuz zaman kullanmayı alışkanlık haline getirdiğimiz, “ağzını öpesim geldi” şeklindeki aşırı memnuniyet ve mutluluk ifade eden bir halk söyleyişini de şiirine çok güzel aktardığına dikkat çekmeliyiz.

 

                                                              X X X

 

 

 

 

 

Kadı Burhâneddin’in “almasıyile” redifli altı beyitlik gazeli “Benzim, gönlü alıp giden sevgili yüzünden ayva oldu (ayva gibi sarardı); (sevgili) gamzesinin elması ile ciğerimi doğradı.” diye nesre çevirebileceğimiz,

 

                          Hayva oldı benizüm dilberün almasıyile

                          Togradı cigerümi gamzesi almasıyile

 

şeklindeki matla beytiyle başlamaktadır. Şâir sararmış benzini renk bakımından ayvaya benzetirken, ciğerini de paramparça hayâl eder. Dilberin aldığı ve âşığın benzinin sararıp solmasına sebep olan unsur ise  âşığın gönlüdür. Şâirin sevgiliyi ifade etmek için kullanabileceği başka kelimeler varken, “gönlü alıp giden” anlamına gelen “dilber” kelimesini tercih etmesinin sebebi de budur.“Elmasıyile” redifindeki “elmas” kelimesini çok sert ve kıymetli bir maden olarak ele alırsak, sevgilinin âşığın ciğerini doğrayıp parça parça eden yan bakışının keskin bir kesici alete benzetilmesini daha kolay açıklayabiliriz. Her iki durum da âşığın sevgili yüzünden çektiği aşk acısı  ve derdiyle ilgilidir. Meyve anlamına gelen elma kelimesinin “almak” fiilini de hatırlatacak şekilde “alma” şeklinde kullanılması, kelimenin mahalli ve devrine ait bir özelliği olmasına rağmen, dikkatli bir tercihtir.  Beyitte elma kelimesi ile kastedilen, âşığın gönlünü çelen sevgilinin elmaya benzeyen güzellik unsurları olduğu da gözden uzak tutulmamalıdır.. Âşık sevgilinin bu câzip güzellik unsurlarına gönlünü kaptırmış ve ciğerinin parça parça olmasına, benzinin sararmasına sebep olan aşk belâsına isteyerek düşmüştür.

 

Şâirin, “Benzimin sarısı (kanlı) göz yaşlarım ile nârencî  olur (kızarır); yüreğimiz ciğer (gibi kırmızı) iken, kara elmas gibi oldu.” dediği,

 

                          Benizüm sarusı nârancı olur yaşum ile

Oldı yürek ciger iken kara almasıyile

 

şeklindeki ikinci beyitte gönül sıkıntılarını yüreğinin kararması şeklinde ifade ederken çok değerli bir elmas çeşidi olan kara elmasa da işaret eder. Bu durumun sebebi olarak da yine  sevgilinin, âşığın kendisine delicesine bağlanmasına sebep olan güzellik unsurlarıdır.

 

Kadı Burhâneddin’in “(Sevgilinin) gönlünü alan (işgâl eden) gözleri ve şu dudakları, (onu) öyle vîrân etti ki, (vîran gönül sevgilinin) elması ile  (tekrar) nasıl ma’mûr olsun?” diye sorduğu,

 

Gönüli almasıdur gözleri şol leblerine

Bes bu vîrân niçe ma’mûr ola almasıyile

 

beytinde gönül bir ülkeye, bir mülke benzetilirken, sevgilinin güzel gözleri ve dudakları da, bu gönül mülkünü işgâl edip harâbeye çeviren işgâlciler olarak hayâl edilmektedir. Şâirin kanaatına göre âşığın harâbeye dönmüş gönlünün tekrar eski hâline gelmesi imkânsızdır. Buna redif kelimesinin içinde yer alan “almas” kelimesinin ifade ettiği maddî değerler de, “elma” kelimesiyle ifade edilen sevgilinin ilgisi de başaramaz.

 

Şâirin,“Eğer bahçede (sevgilinin) kırmızı  elma  yanaklarını görmek istersen, sabah rüzgârına yalvar (onun ayağının toprağı ol); çünkü, sabah rüzgârı sevgilin zülfünün ucunu açar.”dediği,

 

Toprag ol bâd-ı sabâya ki açar zülfi ucın

Bağda ger diler isen ki kızıl almasıyile

 

şeklindeki sevgilinin saçları tarafından örtülen ve âşığın gözünden gizlenen kırmızı yanakları, şekil ve renk, tazelik ve güzellik bakımından kırmızı bir elmaya benzetilmiştir. Âşık, bir şekilde sabah rüzgârını ikna edebilir ve sevgilinin saçlarını onun yanağından kaldırtabilirse, o elma yanakları görebilmek imkânına sahip olabilir. Bu da sabah rüzgârının ayağına düşmekle mümkündür. “İdeal, ulaşılması istenilen hedef, ülkü” anlamına gelen “kızıl elma” ifadesinin beyitte yer alması da âşığın sevgilinin yüzünü görme arzusuna uygun düşmektedir.

 

Kadı Burhâneddin’in, “Doğrusu, çenesinin yanında ayvanın suyu yok (bir değeri yok); (sevgili) yanağının elmasıyla insana cenneti (bile) terk ettirir.” dediği,

 

Âbı yoh hayvânun elhâk zenâhı katında

Yanagı cenneti terk itdürür almasıyile

 

şeklindeki beytinde de sevgilinin çenesi ayvaya, yanakları da yine elmaya benzetilir; ancak, sevgilinin çenesi “suyu yoh” şeklinde ifade edilen ayvadan daha üstün tutulurken, yanakları da insana cenneti bile terk ettirecek güzellikte, yani cennette bile bulunmayacak bir elmaya benzetilerek, sevgilinin ne kadar benzersiz bir güzelliğe sahip olduğu dile getirilir.

 

Elimi narına uzattım ve o (sevgili)  bana alma dedi; ben de elma yanağının uğruna inci gibi gözyaşları döktüm.”  diye nesre çevirebileceğimiz,

 

Eli nâruna apardum u bana alma didi

Dür gibi yaşı revân eyledüm almasıyile

 

şeklindeki gazelin son beytinde de yine elma ile yanak arasında ilgi kurulurken, âşığın döktüğü gözyaşları inciye benzetilir. Nar kelimesiyle neyin kastedildiği ise beyitte açıkça belli değildir; ancak “nar tanesi-kanlı gözyaşı-kırmızı elma” arasında da şâirin renk ve şekil benzerliğine dayanan bir ilgi kurarak, bu kelimeleri aynı beyitte bir araya getirdiği de düşünülebilir.                         

 

Kadı Burhâneddin’in “alma direm”  redifli beş beyitlik ikinci gazelinde de “elma” kelimesi “alma” şeklinde kullanılarak kelimenin “almak” fiili anlamından yeterince yararlanılmıştır. Gazelin, “(Ben) senin çenene ayva, yanaklarına da elma derim; (kim) onları görüp almaya kalkarsa (ben onlara) alma derim” diye nesre çevirmeye çalıştığımız,

 

Hayva enegüne yanahlaruna alma direm

Anları göreli kim ayda ki ben alma direm

 

şeklindeki matla beytinde de şekil ve renk benzerliği sebebiyle sevgilinin çenesi ayvaya, yanakları da elmaya benzetilmiştir. “Alma” kelimesi ilk mısrada meyve adı, ikinci mısrada fiil olarak kullanılmıştır.

 

Gazelin, “Şeftalisine el uzattığım zaman  sevgili (bana) alma dedi; eğer sevgili benim canıma ilgi gösterirse ben (ona) şimdi alma derim.” gibi bir nesir cümlesiyle karşılayabileceğimiz,

 

Şeftâlûsına el uzatdum idi alma didi

Cânuma ger nazar eyler ise uş alma direm

 

şeklindeki ikinci beyitte ise elma kelimesinin daha çok fiil olarak kullanıldığını görüyoruz. Şeftalinin sevgilinin dudağı veya dudakla ilgili olarak busesinin kastedildiği göz önünde tutulursa, birinci mısradaki “alma” kelimesinin de “elma” anlamında kullanıldığı düşünülerek mısraı “Ben sevgilinin şeftaliye benzeyen dudağına el uzatınca, sevgili bana onun elma olduğunu söyledi.” şeklinde nesre çevirmek mümkün ise de ikinci mısraı ile ilgi kurmak zorlaşabilir.

 

Şâirin, “Ağzı fıstık ve dudağı şeker olan sevgilinin huzuruna varayım; eğer sevgili kırmızıyı arzu ederse ona’ iki gözümden elma gibi kırmızı kanlı gözyaşları akar ‘derim.” şeklinde nesre çevirebileceğimiz,

 

Varayım ağızı piste lebi şeker katına

Al dilerse iki gözümden ahar alma direm

 

beytinde âşığın gözyaşlarının renk ve şekil bakımından almaya, sevgilinin ağzının şekil ve küçüklük bakımından fıstığa ve dudaklarının da tadından dolayı  şekere benzetildiğini görüyoruz.

 

Gazelin, “(Sevgili) elmasını göstererek ‘(bak) bu nasıl (benzersiz) elmadır?’ diyerek (beni) aldatmaya çalışır. (Ben de) ‘güzelliğinin sofrasındaki birçok kırmızı elmadan biridir’ derim.” diye nesre çevirebileceğimiz,

 

Niçe al alma diyü aldaya almasıyile

Hüsni hânında anun niçe bir al alma direm

 

şeklindeki dördüncü beytinde, sevgilinin güzelliği bir sofraya ve yüz üzerindeki bazı güzellik unsurları da elmaya benzetilmektedir.

 

Gazelin, “(Sevgilinin), kemende benzeyen zülfü ile kan içici gözünü gördüğümden beri, bin âşığın başını gözünün yan bakışına fedâ bir elma derim.” eklinde nesre çevirebileceğimiz,

 

 

Göreli zülfi kemendiyile hûn-hâr gözin

Her gözi gamzesine bin başı bir alma direm

 

beytinde ise,  şâir şekil benzerliğinden dolayı sevgilinin kıvrımlı saçını kemende, gözünü  ve yan bakışını kan içici kâtile benzetir. Bu kâtilin katlettiği âşıkların kanlı başı ise şekil ve renk münâsebeti dolayısıyla elmaya benzetilmiştir..

 

X X X

 

 

Kütahyalı Rahîmî

 

                  Hoş-âbun hoş müşâbihdür leb-i cânâna ey vişne

Mezâk-ı mey-hâşun rengîn tesellî câna ey vişne

 

Lebinden dem uraldan sen döker kan çeşm-i giryânum

Niçün kan üzre kan itdün girüp meydâna ey vişne

 

Şeker gibi ezildün gördi alun la’l-reng oldı

Başun ortaya koyup yine kıydun câna ey vişne

 

Lebi şeftâlusı cüllâbına ben kanda kandum âh

Şehâdet itme nâ-hak seyre girme kana ey vişne

 

Lebin öpmekde âl it ter düşer nâzük tabi’atdur

Sakın reng almasun ol gonca-leb mestâne ey vişne

 

Bana unnâb-ı la’lünsüz ne cânum kayısı ayva

Doyamam nâr-veş ben kâse-i hicrâna ey vişne

 

Rahîmînün lebi hecriyle akan kanlu yaşını

Deminde yâre rengîn eyle bir efsâne ey vişne

 

                      

Bu meyve redifli gazellerin dışında Mesîhî’nin meyve çekirdeklerini konu edinen “çekirdeği” redifli beş beyitlik gazelini de bildirimiz içinde değerlendirmeyi uygun gördük.  Çünkü çekirdek meyvenin devamlılığını sağlayan en önemli  unsurdur. Mesîhî “Gönülde sevdâ meyvesinin çekirdeği ekildi; bu kavga çekirdeği canda mihnet meyvesi bitirdi.” şeklinde nesre çevirebileceğimiz,

 

 Dilde ekildi meyve-i sevdâ çekirdeği

 Mihnet bitürdi cânda bu gavgâ çekirdeği

 

şeklindeki matla beytinde, sevdâ ve kavgayı çekirdekten yetişen bir meyve gibi hayâl eder. Gönlün meyve ağaçlarının ekildiği bir meyve bahçesi olarak hayâl edildiği beyitte , bu bahçeye ekilen meyve ağacı ise sevdâ, yani aşk meyvesinin ağacının çekirdeğidir. Şâir matla beytinin ilk mısraında kısaca gönlüne aşk düştüğünü ifade ederken, ikinci mısrada ise canında bu aşkın meydana getirdiği sıkıntıları kavga çekirdeğinin bitirdiği mihnet meyvesi olarak ifade ediyor. Aşkın verdiği sıkıntıların da meyveye benzetilmesinin sebebi, aşkın ve neticelerinin âşık için ne kadar sıkıntılı ve katlanılması zor olursa olsun, aşkın vazgeçilemez bir duygu alması sebebiyledir. Bu da insanların yaradılışlarına hoş gelen meyvelere duyduğu ilgiye, düşkünlüğe benzer.

 

Şâirin “O servi boylunun dudağının hurmasının hasreti, bizim tespihimizi hurma          çekirdeği eyledi.” dediği,

 

Ol serv-kâmetün rutab-ı la’li hasreti

 Tesbihümizi eyledi hurmâ çekirdeği

 

şeklindeki beytinde, tespih kelimesinin anlamlarıyla oynamaktadır.  Tespih, ibâdetlerimizde tekrarladığımız ifadelerin sayısını tespite yarayan, otuz üçlük, doksan dokuzluk, beş yüzlük, binlik gibi  tane sayısına göre adlar verdiğimiz bir eşyamızdır. Tespih kelimesinin bunun yanında “bir kelimeyi veya bir ifadeyi dile dolamak, devamlı tekrar etmek” anlamı vardır. Rutab ise hurma adını verdiğimiz meyvedir. Sevgilinin dudağı âşık açısından ona verdiği hayâtiyet, haz ve tat gibi sahip olduğu özellikler bakımından çok tatlı, lezzetli ve besleyici bir meyve olan rutaba, yani hurmaya benzetilmiştir. Âşığın, sevgilinin hurmaya benzeyen dudağının hasretiyle durmadan devamlı çektiği -ki bu aynı zaman da bir sabır ifadesidir- tespihin taneleri hurma çekirdeğinden yapılmıştır. Tespih kelimesinin “devamlı tekrarlanan” anlamı göz önünde tutulursa, âşığın dilinden düşürmediği ve devamlı tekrarladığı sevgilinin tadına ve lezzetine doyamadığı, hasretini çektiği  hurmaya benzetilen  dudağıdır.

 

 

 

 

                        Gazelin,

 

 

Şeftâlü-yi lebini nigârun rakîb yer

                             Bize degince yâ kabıdır yâ çekirdeği

 

şeklindeki üçüncü beytini Sevgilinin dudağının şeftâlisini rakip yer; sıra bize gelince ya kabuğu ya çekirdeği nasip olur.” şeklinde nesre çevirebiliriz. Yukarıda da işaret edildiği gibi, sevgilinin dudağının en çok benzetildiği meyve şeftâlidir. Bu benzetmede şeftalinin lezzeti ve tadıyla ilgili özellikleri yanında, bilhassa yarma şeftalinin sevgilinin dudaklarıyla olan renk ve şekil özelliği de daima dikkate alınmıştır. Şeftalinin sulu bir meyve olması da bu benzetmede yer alan önemli bir özelliktir. Âşık sevgilinin rakibe gösterdiği. rakibin asla hak etmediği yakın ilgiyi daima kıskanır ve bu ilgiye mahzar olan rakibi şeytan, köpek, domuz ve benzeri  gibi aklınıza gelebilecek ne kadar kötü sıfat varsa onlarla vasıflandırır. Bunun sebebi sevgilinin rakipten esirgemediği ve gerçek âşık olmaması sebebiyle asla hak etmediği her türlü yakınlığıdır. Bu yakın ilgiyi gerçekten hak eden, sevgiliye canı bahasına bağlanmış olan âşıktır. Bu beyitte de âşığın yakınmasının sebebi bundandır. Sevgilinin aslında âşığına ikram etmesi gereken dudağının şeftalisini rakip yer; âşığa kalan ise  şeftalinin kabuğu ve çekirdeği, yenmeyip atılan kısımlarıdır, yani sevgili güzelliği kaybolduktan sonra âşığına yüz verir. Burada Nev’î’nin “Sevgilinin güzelliği sona erdiği zaman vuslatı el (nasip olur) verir amma, sonbaharda görülen rüyanın bir değeri, bir anlamı olmaz” dediği,

                       

            “Âhır olınca hüsn-i yâr vuslatı el virür velî

                          Fasl-ı hazânda görünen düşlerin i’tibârı yok

 

şeklindeki beytini hatırlamamak elde değildir.

 

Mesîhî’nin “Ey o altın dolu hazinenin kilidini açamayan! (O kilidi açmak için) anahtara ayva çekirdeği sürmelisin.” dediği

 

Ey küflini açamayan ol genc-i pür-zerün

Miftâha çalasın meger ayvâ çekirdeği

 

şeklindeki beytinde, ayva çekirdeğinin araştırılmaya muhtaç bir özelliğini de tespit ediyoruz: Mesîhî bu beyti ile bize, ayva çekirdeğinin renk verme özelliğinin yanında bir de kayganlık sağlama ve belki de pası giderme gibi bir özelliğinin de bulunduğu bilgisini iletmektedir. Gerçekten de ayva çekirdeğinin yumuşatıcı ve kayganlık sağlayan bir yapısı vardır. Ayva çekirdeğinin bu özelliği elbette ki araştırmalıdır. Divan şâirinin çok iyi bir gözlemci olduğu ve çevresinde gözlemlediği, gördüğü veya haberdar olduğu her türlü izlenimi ve bilgiyi kendi sanat anlayışı içinde kullanıp bize ulaştırdığı düşünülürse, bu tür bilgilerin doğruluğundan şüphe edilmeden,  mutlaka araştırılarak belgelendirilmesinin daha uygun ve doğru olacağı düşüncesindeyiz.

 

Şâir şiirini “(Ey) Mesîhî! Sevgilinin dudağının kaysısı ne güzel olur; çünkü, onun yırı ve çekirdeği yoktur. dediği

 

                           Kaysı-yı la’l-i dôst Mesîhî ne hûb olur

                  Kim yok anun yırı ile aslâ çekirdeği

 

şeklindeki makta’ beytiyle tamamlıyor ve sevgilinin dudağını benzettiği kayısıdan daha üstün vasıflara sahip olduğunu ifade ediyor. Sevgilinin dudağı yırı ve çekirdeği bulunmayan benzersiz bir kayısıdır. Onun hoş ve tercih edilir olmasının sebebi de budur. Yır kelimesinin “yırtık, yarık, çatlak” anlamı taşıdığı  göz önünde tutulursa, şairin sevgilinin dudağının diriliğinden, yani sevgilinin gençliğinden söz ettiği söylenebilir.

 

Netice: Değerlendirmeye çalıştığımız bu altı manzumeden de anlaşılacağı gibi Divan şâiri gördüğü bildiği her şeyi, mensup olduğu edebî akımın  özellikleri içinde kalarak, hayâl dünyası ve sanatkârlık yeteneğiyle de yoğurarak mısralarına aktarmaktadır. Onun ilgilenmediği hemen hemen hiçbir şey yoktur. Meyveler de bu ilgi alanına giren önemli unsurlardan biridir. Meyve redifli az sayıda manzumenin bulunması bu gerçeği değiştiremez; çünkü, yapılacak geniş kapsamlı  bir tarama sonunda içinde meyve adları geçen ve değişik hayallere konu olan binlerce beyit ve daha başka meyve redifli manzûme tespit etmek mümkündür. Meyve redifli bu kadar az manzume bulunması ise ancak, Divan şâirlerinin meyve adlarına redif olarak pek fazla ilgi göstermedikleri gibi bir tespite sebep olabilir. Hiçbir zaman meyvelerle ilgilenmedikleri anlamına gelmez. Meyve redifli üç  manzumede, redif olan meyvelerin dışında birçok meyve adının da yer aldığını görüyoruz. Çekirdeği redifli gazelde de durum aynıdır. Beyitlerde yer alan meyvelerin şâirler tarafından çok iyi incelendiği, özelliklerinin çok iyi tespit edildiği, ayrıca adlarının değişik anlamları ve bu adların çağrışımlarının çok dikkatlice ve sanatkârâne kullanıldığını görüyoruz. Bu da gösteriyor ki Divan şâiri çok iyi bir gözlemcidir ve hayallerinin temelinde mutlaka bu gözleme dayanan tespitler yer alır. Bu sebeple Divan şiiri daima hayatla iç içedir ve bu altı yüz yıllık kültür hazinesinden elde edilecek çok önemli kültür malzemesi mevcuttur. Bu kültür  ve dil malzemesinin değişik araştırma yöntemleriyle araştırılıp sonuçlar çıkarılması dilimiz, kültürümüz ve edebiyatımız açısından çok büyük bir önemi haizdir.

 

                

 

                                        

 



 



 

DÎVAN ŞİİRİNDE ÇEVRE

 

Dîvan Edebiyatı, Eski Türk Edebiyatı, Yüksek Zümre Edebiyatı, Gazel Edebiyatı gibi değişik adlarla andığımız; ancak, bu adların hiç biriyle tam olarak ifade edemediğimiz, 13. yüzyıl ile 19. yüzyıl arasında altı yüz yılı aşkın bir süre yaşamış olan Osmanlı devri klasik edebiyatımız, üzerinde dikkatle durulması, peşin hükümsüz, mevcut malzemeye uygun metotlarla birçok yönden inçalıştığımız, şahsî kanaatımıza göre, bunu  pek de başaramadığımız Osmanlı Devleti gibi, o devre ait sanat dünyâsının da bugün için gereği gibi anlaşılıp değerlendirildiğini ve anlatıldığını söyleyebilmek pek kolay değildir.

 

Bugün Osmanlı’ya ait bir çok sanat eserine saraylarda, köşklerde, yalılarda, çeşmelerde, ibâdethânelerde, köprülerde, mezar taşlarında, kütüphanelerdeki sayısız eserlerde, elhâsılı her yerde rastlıyoruz, imrenerek bakıyoruz, koruyamadıklarımız için üzülüyor, elimizde kalanları nasıl korumamız gerektiğini düşünüyoruz. Elbette ki bundan fazlasını yapmamız, bu değerin, bu beğeninin nelerden kaynaklandığını çok iyi tespit etmemiz ve elde edilecek neticelerden dersler çıkarıp zamana uygulamamız gerekir.

 

Bu çalışmamızın konusunu teşkil eden Osmanlı devri klasik şiirinde çevre de, henüz iyi anlaşılmamış veya zaman zaman değişik sebeplerle yanlış anlaşılmış bir edebiyatın küçük bir parçasıdır. Asırlar boyu işlenmiş, bugün şâir sayısını ve bu şâirlerin verdikleri eser sayısını bile doğru dürüst tespit etmekten bile âciz kaldığımız bu şiirle ilgili olarak yapılan tahlil çalışmalarını gözden geçirdiğimiz zaman, bugüne kadar yerleştirilmeye çalışılan yanlış kanaata rağmen, hayata ve çevreye sıkı sıkı bağlı bir şiir olduğunu görülmekteyiz.

 

Duygu ve düşüncelerin ifade vasıtası olan dilinin Türkçe-Arapça ve Farsça’nın bir karışımı olan Osmanlıca olması, bu şiire yöneltilen suçlamaların başında gelmektedir. Bu husus bazı zorluklara sebep olmakla beraber, bugün Çince’den Japonca’ya, en az tanınan bir Afrika dilinden Eskimo diline kadar her dilin istenilirse kolayca öğrenilebildiği bir zamanda, kelimelerinin çoğunu halkımızın günlük hayatta bile kullandığı Osmanlıca’yı kolayca öğrenip anlamasının bir problem teşkil etmeyeceği kanaatındayız. Bu konudaki asıl zorluk dilden ziyâde bu şiirin temel yapısını, muhtevâsını meydana getiren kültür zenginliğine olan yabancılığımız ve bu konudaki eksikliğimizdir. Bu şiiri iyi ve doğru anlayabilmek için Kur’ân-ı Kerîm ve hadis-i şerîf bilgilerine; peygamberler ve evliyâlarla ilgili bilgilere; tasavvufa ait bilgilere; Şehnâme gibi Doğu klasiklerindeki bilgilere; şâirin özel hayatına, yaşadığı coğrafî, ilmî ve dinî çevreye ait bilgilere ve yerli malzemeye ait bilgilere ihtiyaç vardır. Bugün bu bilgilerin hepsine kısa sürede ve hakkıyla sahip olmak, pek kolay görünmemektedir. Buna bir de bu şiirin mazmunlarla örülmüş, sembollerle oya gibi işlenmiş sanat değeri yüksek ifade gücünü ve üslûbunu anlamadaki zorlukları da katarsanız işimiz daha da çetinleşmektedir. Ayrı ve uzun bir araştırma konusu olabilecek bu konuya daha fazla temas etmek istemiyoruz. Maksadımız bu şiirin yapısı hakkında kısa bir hatırlatma yapmaktan ibarettir.

 

Osmanlı klâsik şiirini meydana getiren şâirlerin en göze çarpan özelliği, çevresinde gördüğü ve kullandığı her unsuru şiirine malzeme yapmış olmasıdır. Üzerinde tahlil çalışması yaptığımız dîvanlarda bunu tespit etmiş bulunuyoruz. İğneden ipliğe kadar aklınıza gelebilecek her unsuru, özelliklerine göre, değişik bir hayâlin içinde görmeniz mümkündür. Bunun yanında diğer dikkati çeken bir husus da çevremizi yaşanılır yapan, huzurlu ve çekici kılan tabiî unsurların, bu şiirin önemli bir malzemesi olmasıdır. Bunun en belirgin ve güzel örneği bu şiirin temel üç tipi olan sevgili-âşık ve rakîb üçlüsünün fizikî ve rûhî özelliklerinin benzetildiği unsurların çoğunun tabiatla, dolayısıyla çevreyle ilgili olmasıdır.

 

Sevgilinin yaşadığı mekânlar çoğunlukla nebatlarla ilgili olarak adlandırılır. Bunlar gül-zâr, gül-şen, gül-istan, çemen-zâr, sebze-zâr, lâle-zâr, şükûfe-zâr, bû-sitan ve bahçe anlamında kullanılan bağ’dır. Bu mekânlar çoğu zaman cennet kadar güzel olarak düşünülür. Sevgiliye lâyık olan da budur.

 

Biz bu çalışmamızı hazırlarken gerek kasidelerin nesib kısımlarında yer alan gerekse bilhassa tarih kıtalarında tarihi düşürülen unsurlarla ilgili tasvirleri almamaya gayret ettik. Bu çalışmamızın asıl hedefi Dîvan şâirinin tabiata ilgisini ve bu ilgiyi çevresindeki mekânlarla nasıl bütünleştirdiğini tespit etmeye çalışmaktan ibarettir. Ancak hemen şunu da ifade etmeliyiz ki bu ilgiler bizim burada çok dar bir çerçeve içinde örneklerini sunacağımızdan çok daha fazladır. Bizim gayemiz konuya dikkat çekmekten ibarettir.

 

Bayram yeri (Îd-gâh), insana güzel duygular yaşatan bayram günlerinin eğlence yeridir. Bu bayram yerlerindeki unsurlar da teşhis sanatıyla çoğunlukla nebatlardan seçilir. Nev’î’nin “Yeşil alanlar bayram yerine döndü; goncalar bayram çocukları, gül rüzgâr ile salınıp gezmede, akarsu ise dolaba bindi” dediği

 

Îd-gâh oldı çemenler goncalar etfâl-i îd

Salınıp bâd-ile gül dûlâba bindi cûybâr

 

şeklindeki beytinde, bugün çevremizde asla göremediğimiz bayram yerlerini ne güzel anlatmaktadır. Nev’î bir başka beytinde de bu bayram duygularına aşka kapalı gönlünü bir oruçluya benzeterek, bayramda oruç tutulmayacağına da işaret eder ve “Çemen çiçeklerle bayram yerine döndü, niçin bu açılmamış gönlüm gonca gibi oruçludur?” diyerek bu haksızlığa isyan ederken de tabiattan ve tabiattaki güzelliklerden yararlanır:

 

Şükûfelerle çemen îd-gâha döndi niçün

Bu nâ-şüküfte gönül gonca gibi sâ’im ola

 

Osmanlı toplumunda değişik dinlerden insanlar ve bu insanlara ait ibâdet yerleri vardır. Büthane yâni kilise bunlardan biridir. Nev’î “Hava İsâ nefesli, bağ puthaneye benziyor, sünbül başına gök renkli (mavi) tülbent sarındı” dediği,

 

Hevâ Mesih-nefes bağ şekl-i büthâne

Sarındı başına sünbül kebûd dülbendi

 

şeklindeki beytinde çevrenin bu dinî unsurunu yine tabiattaki güzelliklerle ifade eder.

 

Günlük hayatımızın önemli unsurlarından biri de ibâdet yerimiz olan câmilerdir. Câmi ve câminin ayrılmaz birer parçası olan minâre ve kandiller de dîvan şâirinin gözünde tabiî çevre ile bütünleşmiş olarak karşımıza çıkar. Nev’î’nin “Dallar üzerindeki çiçek kümelerini görünce hemen kandili çok minâreye benzer dedim” şeklinde nesre çevirebileceğimiz,

 

Kandîli çok minâreye benzer didüm hemân

İkd-ı şükûfeyi göricek şâhsârda

 

şeklindeki beytinde bu ilgiyi görmek mümkündür.

 

Çadır (bârgâh), kültürümüzün önemli bir parçasıdır. Bu önemli unsurun da dîvan şiirinde çevremizdeki güzelliklere benzetilerek ifade edildiğini görüyoruz. Helâkî’nin yıldızlarla dolu gökyüzünü altınla işlenmiş lâciverd bir çadır olarak hayâl ettiği ve “Dostlar her akşam yıldızlarla süsleneni gökyüzü sanmayın, o benim için altınla işlenmiş lâciverd renkli bir çadırdır” dediği,

 

Zeyn olan encümle her şeb çarh sanman dôstlar

Zer-feşân bir lâciverdî bârgâhîdür bana

 

şeklindeki beytini ve Tacizâde Ca’fer Çelebi’nin, “Gül bahçesine gül padişahı için goncalardan kırmızı çadır kuruldu, yeşil ağaç kökleri de bu çadırın ipleri oldu” dediği,

 

Gonçalardan sahn-ı gülşende yine gül şâhına

Kırmızı çâdır tutuldı sebz atnâb üstüne

 

şeklindeki güzel beyitlerini bu konuda zikredebiliriz.

 

İnsanların hayatında önemli bir yeri olan mekânlardan biri de çarşıdır. Divan şâirleri bu önemli alış-veriş merkezlerini de yine tabiatın güzellikleriyle ifade etmeyi uygun görürler. Fuzûlî’nin “Bağ çarşısını gezmek, dolaşmak bugün rağbet gören bir durumdur. Çünki orada çiçekler sarraf, gül de güzel kokular satan attar oldu” dediği

 

Çarsû-yi bağ seyrânı bugün mergûbdur

Kim şükûfe anda sarrâf oldı vü attâ gülr

 

şeklindeki beytinde bu yaklaşımı görmekteyiz.

 

Bâkî ise, “Şebnem inci küpe, yaprak altın, gûya bûstanın meydanı sarraflar çarşısı oldu” dediği,

 

Gevher-i sîr-âb-ı şeb-nem güşvâr-ı zer varak

Sahn-ı bûstân oldı gûyâ çarsû-yı zer-gerân

 

şeklindeki çiğ tanelerini inci küpeye, yaprakları altına benzettiği beytinde bu güzelliklerin bulunduğu tabiî mekânı, yani bû-sitanı da sarraflar çarşısı olarak hayâl eder.Çarşılarda çeşitli dükkânlar bulunur. Dîvan şâiri bu çeşitli dükkânları mısralarına taşırken de çevresinden, çevresindeki güzelliklerden yararlanır. Attar güzel kokular, iğne iplik vb. şeyleri satan esnaftır. Nev’î “Çemenzârın attarı, yeşillik denizinin sahiline anber çıkarıp lâle tabağına koydu” dediği,

 

Anber çıkarup sâhil-i deryâ-yı çemenden

Koydı tabak-ı lâleye ‘attâr-ı çemenzâr

 

şeklindeki beytinde bir attar dükkânını tarif ederken, çevresindeki tabiî güzellikleri ne güzel kullanır. Yeşillik alan, rüzgârla dalgalanan çimenleriyle, anber çıkarılan dalgalı bir deniz, lâle şekli itibariyle tabak, lâlenin ortasındaki siyah tohumları ve yaprakların, dibindeki siyah benekler de, lâle tabağının içindeki güzel kokulu anberlerdir.

 

Tâcizâde Ca’fer Çelebi ise “Gel bağ çarşısını seyredelim ki onun boyacısı lâle ve attarı menekşedir” dediği,

 

Gel seyr idelüm çarsû-yı bağı kim onun

Sabbâğı durur lâle vü ‘attârı benefşe

 

şeklindeki beytinde, çarşı olarak düşündüğü bağdaki lâleleri renginden dolayı boyacıya, menekşeyi de güzel kokusu sebebiyle attara benzetir.

 

Berber dükkânları kendine has geleneği olan önemli mekânlarımızdan biridir. Bugün modernleşerek şekil değiştirmiş olsalar bile işlevlerinde ve kullandıkları araç ve gereçlerde temelde fark yoktur. Helâkî’nin Eline güneşten ayna alsa, dükkânına tas olmak için ay ine” dediği,

 

Alsa eline mihr ile gün gibi âyine

Tas olmağa dükkânına göklerden ay ine

 

şeklindeki beytinde güneşi şekli ve parlaklığı sebebiyle berber aynası, ayı da bugün ancak kırsal kesimlerde görebileceğimiz kenarı boyuna göre girintili berber tasına benzetir. Tâcizâde Ca’fer Çelebi’nin çemen çarşısındaki berberi ise sarı tası ile nergis çiçeğidir.

 

Çarsû-yı çemen ü sebzede dükkânı yüzin

Saru tas ile benzer niteki berber nergis

 

Kazzâz ipekçi, ipek işleyen, ipek satan demektir. Tâcizâde Ca’fer Çelebi’nin bağ çarşısındaki ipekçisi ise güldür. “Yeşillik alan sûsen çiçeğinin (yapraklarından) kılıççı dükkânına dönmüştür. Sûsen çiçeği zirihçi sanatkârların dükkânına benzemiş. Semen dalı dükkânına süs ve parlaklık vermek için Sayrefî gibi dükkânına gümüş kadehler dizer. Eğer gül, bağ çarşısında ipekçi olmasaydı, goncadan düğmelerle dükkanını süslemezdi” dediği,

 

Sebze sûsenden dönüp şemşîr-ger dükkânına

Benzemiş sûsen zirihci pîşe-ver dükkânına

Virmeğe şâh-ı semenler zîb ü fer dükkânına

Sayrefî-veş sîm sâgarlar dizer dükkânına

Goncadan zeyn eylemezdi tüğmeler dükkânına

Çârsû-yı bâğ içinde olmasa kazzâz gül

 

beyitlerinde goncaları düğmeye benzeten şâir, sûsenin yaprağını da kılıca benzetirken çarşıdaki dükkânlar ile tabiat ve çevresinin ne derece iç içe olduğuna çarpıcı örnekler sunar.

 

Dârü’ş-şifâlar Osmanlı devrinin önemli sosyal kurumlarındandır. Bu sağlık kurumu Fuzûlî’ye göre gül bahçesidir. Bu hayâlde gül bahçesi gibi mekânların insanlara sağladığı rûhî rahatlık yanında, orada bulunan nebatların şifâ kaynağı olması da önemli bir rol oynar.Şâirin “Aşk delisi yine şifâ kapısına meyletti, mihnet köşesinin bağımlısı yine gül bahçesine çıktı” şeklinde nesre çevirebileceğimiz,

 

Yine dîvâne-i ışk eyledi dârü’ş-şifâ meyli

Yine gül-zâre çıhdı kûşe-i mihnet giriftârı

 

şeklindeki beytinde de tabiî çevrenin insan sağlığındaki önemine dikkat çekildiği söylenebilir.

 

Kan alarak tedavi etme şekli zamanın bir tıp anlayışıdır. Tacizâde Ca’fer Çelebi “Gül dalından kan almak için diken neşter çekti, altın külahlı nergis de çöp ve leğen hazır etti” dediği,

 

Şâh-ı gülden kasd-ı fasd idüp çü neşter çekdi hâr

Hâzır itdi nergis-i zerrîn-küleh çûp u leğen

 

şeklindeki beytinde bu tıbbî müdâhaleye işaret ederken de alet olarak kullanılan neşteri diken, leğeni de nergis olarak hayâl eder.

 

Dîvân-ı hümâyûn Osmanlı devlet teşkilatının en önemli kurumlarından biridir. Nev’î’nin “Gül bahçesi Dîvân-ı hümâyûna döndü; sünbül sultânın tuğrası, gül de defterdâr oldu” dediği

 

Şekl-i dîvân-ı hümâyûn oldı sahn-ı gülistân

Sünbüli tuğrâ-yı sultânî vü defterdâr gül

 

şeklindeki beytindeki benzetme unsurlarını da daima görmek istediği tabiî çevreden seçmesi dikkat çekicidir.

 

Hazînelerde kıymetli zînet eşyaları altın gümüş gibi paralar bulunur. Hazîneler virânelerde saklanır ve yılanların bu hazinelere bekçilik yaptığına inanılır. Tacîzâde Ca’fer Çelebi “Çemen hazinedir ve orada her gonca ağzı mühürlü dolu bir kesedir. Bu hazineyi bekleyen yılan da menekşedir” dediği,

 

Her gonca olup bir dolu himyânce mühürlü

Gencîne durur sahn-ı çemen mârı benefşe

 

beytindeki değişik hayâlini beytine dökerken, çemen gibi, gonca gibi menekşe gibi tabiî güzellikleri benzetilen olarak seçmeyi tercih eder.

 

Berk urur gül sanki nûr-ı Mustafâ her gûşeden

 

Bu beyitte de görüldüğü gibi tabiî çevrenin unsurları en mukaddes bir mekân için benzetilen olarak tercih edilmiştir.

 

Birer küçük saray niteliğinde olan ve Osmanlı kültüründe önemli bir yeri bulunan kasırlar da dîvân şâirlerinin ilgi duyduğu ve şiirlerinde tabiî çevrenin güzellikleriyle tasvîr ettikleri mekânlardandır. Tacîzâde Ca’fer Çelebi’nin “Yasemin, acabâ o semen yüzlü güzel, bahçeyi yine şereflendiri mi diye, gözlemek için kasrına pencereler açmış” dediği,

 

Kasrına revzenler açmış yâsemîn kim gözleye

Bâğı eyler mi müşerref ol-semen-sîmâ yine

 

ve “Ağaç zeberced kasır, çemen zümrüt halı, bahçe cennet, goncalar da hizmetkarlardır” dediği,

 

Dıraht kasr-ı zeberced çemen zümürrüd ferş

Riyâz ravza-i rıdvân u gonçalar vildân

 

şeklindeki beyitlerini bu kullanışa örnek olarak verebiliriz.

 

Dîvan şiirinin en önemli tiplerinden biri sevgilidir. Dinî inançlarımız ve buna bağlı olarak tasavvufî düşüncelerle sevgili bir çok beyitte Allah ile bütünleştirilmiş olarak karşımıza çıkar. Bu sebeple sevgilinin bulunduğu mekân yani daha çok “kûy” kelimesiyle karşımıza çıkan sevgilinin mahallesi, dîvan şâirinin gözünde en güzel ve en ulaşılmaz bir yerdir. Orası bir cennettir, gül ve lâle bahçesidir. Fuzûlî’ye göre âşığın bağa girince afgân etmesinin ve gülleri görerek onlar gibi gömleğini yırtmasının sebebi, bağ ile sevgilinin mahallesinin bütünleştirmesine dayanır. Bu ilgiyi “Senin mahalleni anarak bağa girdim ve efgân ettim. Orada gülü görüp seni hatırladım ve gömleğimi parçaladım” dediği,

 

Bağa girdüm ser-i kûyun anub efgân itdüm

Gül görüp yâdûn ile çâk-i girîbân itdüm

 

beytinde ve Helâkî’nin “Ey sevgili gül bahçesine benzeyen mahallende gönül kuşu bir yuva bulursa, Firdevs cennetinden tarafa uçup gitmeye meyletmez” dediği,

 

Gülşen-i kûyunda dil mürgı bulursa âşiyân

Uçmağa meyl itmeye firdevs-i a’lâdan yana

 

beyti ile “Can tâvûsuna mahallenin gül bahçesi bağ olduğundan beri, mahallenin cennetini bırakıp uçmak istemez” dediği,

 

Koyup bihişt-i kûyunu uçmağ istemez

Tâvûs-ı câna gülşen-i kûyun olalı bağ

 

şeklindeki beyitlerini bu konuda örnek olarak verebiliriz.

 

Bugün pek kolay rastlamasak da Osmanlı devrindeki önemli yapılardan biri de hamamlardır. Hamamların suyu ısıtmak için ateş yakılan yerine külhan denilir. “Ey bahçıvan gül bahçenin gülü bana ateş, servi ağacı da âh dumanıdır. Ben gül bahçesini ne yapayım, gül bahçesi senin, külhan benim olsun” diyen Fuzûlî’nin,

 

Dûd u ahkerdür mana serv ile gül ey bâğ-bân

N’eylerem men gül-şeni gül-şen sana kül-han mana

 

şeklindeki beytinde de gül ile ateş koru, gül bahçesi ile külhan arasında ne güzel bir ilgi kurulur.

 

Sosyal hayatımızdaki bir başka mekân ise içki meclisleridir. Dîvan şiirinde bezm kelimesiyle daha çok karşımıza çıkan bu mekân da, bugünün sigara dumanı ve gürültüye boğulmuş, kalabalıktan nefes alınamaz hâle gelmiş mekânlarından çok farklıdır. Bu mekân çeşitli tabiî güzelliklerin süslediği bahçeler, yeşillik alanlar, su kenarlarıdır. Hayâlî’nin bahar mevsiminde ilk açılan çiçeklerden olması ve şekli sebebiyle menekşeyi anahtara benzettiği bir beytinde “Menekşe, anahtar ile çemenin kapısının kilidini açıp içki ve sohbet meclisi haline getirdi ve kadehin dibinde kalan bir yudum şarabı feleklere saçar” dediği,

 

Miftâh ile bâb-ı çemenun kuflünü açub

Bezm etti saçar cur’asın eflâke benefşe

 

şeklindeki beyti bu hayale güzel bir örnek olabilir.

 

Tacîzâde Ca’fer Çelebi, “Jâle rakı, lâle kadeh, gonca sürâhi, yeşil alan meyhâne, menekşe de (bu meyhânenin) sarhoşudur” dediği ve çiğ tanelerini rakıya, lâleyi kadehe, goncayı sürâhiye, bunların bulunduğu mekânı, yani çemeni de meyhâneye benzettiği beytinde menekşeyi de bu meyhânenin sarhoşu olarak hayâl eder:

 

Jâle arakı lâle kadeh gonça sürâhî

Meyhâne çemen kâfir-i hummârı benefşe

 

Vecdî ise “Mestâne gönlümü rindler meclisine getirdim, (böylece) perîşan bülbülü gül bahçesine getirdim” dediği,

 

Mestâne dili meclis-i rindâna getürdüm

Bir bülbül-i şurîde gülistâna getürdüm

 

şeklindeki beytinde gönlünü bülbül, rindler meclisini de gül bahçesi olarak hayâl eder.

 

Tacîzâde Ca’fer Çelebi ise “bezm-i sabûh” yani mahmurluk meclisindeki içki ve eğlence ehlinin çevresini iyi görebilmek için yer yer taze gül çiçeklerinden çerağ yaktığını ifade ettiği,

 

Görmeğe bezm-i sabûh esbâbın ehl-i ayş u nûş

Yir yir uyardı gül-i sûrı çiçeklerden çerağ

 

şeklindeki beytinde meclisi aydınlatan çerağ olarak çiçekleri düşürken aynı zamanda çevreyle olan yakın ilgisini de dile getirir.

 

Sosyal hayatımızdaki en önemli kurum ve mekânlardan birisi mekteptir. Bir eğitim kurumu olan mektep Fuzûlî’ye göre bir bahçedir. Bu mektebin öğretmeni ihtiyar felek, öğrencileri ise fesleğen çiçeğinin çocukları, okutulan ders ise bereket ve bolluktur. Fuzûlî’nin “İhtiyar felek fesleğen çiçeklerinin çocuklarını toplayıp onlara bereketi ve bolluğu öğreterek bostanı bir mektebe döndürür” dediği nefis beyti,

 

Yine pîr-i felek etfâl-i reyâhîni yığub

Feyz-i ta’lîm ile bû-stânı deb-istân eyler

 

şeklindedir.

 

Mülk kelimesi dîvan şâirleri tarafından çoğunlukla ülke anlamında kullanılmıştır.Bâkî “Menekşeler açılıp her tarafı kapladı, bağ Mısır ülkesine döndü, seyredenler Nil nehrini taştı sanır” dediği,

 

Tuttu etrâfın benefşe mülk-i Mısr’a döndü bağ

Sandılar seyr eyleyenler Nîl tuğyân eyledi

 

şeklindeki beytinde göz alabildiğine açarak bahçeyi dolduran menekşeleri taşan kabaran Nil nehrine, bağı da Mısır ülkesine benzetirken tabiata olan yakınlığını ve düşkünlüğünü de ifâde etmiyor mu?

 

Çevgân oyunu ucu kıvrık ve çavgan denilen bir sopa ve topla ve geniş meydanlarda oynanan bir oyundur. Helâkî, “Eğer gonca gül bahçesinde menekşeyi çevgan gibi ele alırsa, bülbülün başını top yapar” dediği,

 

Sahn-ı gülşende hezârun başını eyleye top

Ger benefşe gibi ala ele çevgân gonca

 

şeklindeki beytinde şekil benzerliği sebebiyle gül bahçesini oyun alanına, menekşeyi çevgana, bülbülün başını da topa benzetirken yine tabiata olan yakınlığını dile getirir.

 

Dîvân şâiri korkutucu, ürkütücü bir mekân olan savaş meydanını bile tasvir ederken, tabiattan ve tabiattaki nebatlardan yararlanır. Bu davranışıyla sanki savaşın olumsuzluklarını barışın güzelliğine çevirmek ister gibidir. Hayâlî, “Ey padişah sen öyle bir taze gülsün ki senin savaş meydanının bağında çiçek gürz, gonca yara ve fidan da mızraktır” dediği,

 

Şehâ sen ol gül-ü tersin ki bağ-ı rezmünde

Şükûfe gürzdürür gonca zahm u nîze nihâl

 

şeklindeki beytinde bu duyguları yaşamıyor mu? Bu duygular “Gül bahçesi savaş meydanıdır. Bu meydanın bayrakları goncalar, mızrakları serviler, kalkanları güller ve sancakları ar’arlardır” şeklinde nesre çevirebileceğimiz Taşlıcalı Yahyâ Bey’in,

 

Goncalar bayraklar u gülzâr meydân-ı gazâ

Nîzeler serv ü siper güller durur ar’ar livâ

 

şeklindeki beytinde paylaşılmıyor mu?

 

Hurûşa geldi cûyuş-ı şükûfe sahrâda

Benefşe kâfile-sâlâr u lâle ser-aske

 

şeklindeki beytinde “Çiçek askerleri sahrâda hücûma geçti menekşe kâfile başı, Lâle kumandan oldu” diyen Nev’î, savaş meydanını bahar mevsiminde çiçeklerle dolan bir mekân olarak hayâl ederken aynı duygular içinde değil midir?

 

Gül bahçesinin şehir olarak hayâline bir yangın atmosferi içinde rastlıyoruz. Nev’î’nin “Ey bülbül, dal minâresinin üzerinde böyle feryâd edişinin sebebi nedir? (Yoksa) gül bahçesi şehri tutuştu mu (yanıyor mu)? dediği ve ağaç dalını minâreye, durmadan feryâd eden bülbülü minâreden şehrin yandığını etrafa duyurmaya çalışan birine ve gül bahçesini de yanan bir şehre benzettiği bu enfes hayâlin yer aldığı beyti de şu şekilde:

 

Tutuşdı mı bu gece şehr-i gülşen ey bülbül

Nedür minâre-i şâh üzre bâng u efgânun

 

Beyitlerde han-kâh ve hâne-kâh şeklinde de karşımıza çıkan tekkeler de zamanın sosyal kurumları olarak dîvân şiirinde yerlerini almışlardır. Hayreti “Zamanın destan okuyucusu, bağ tekkesinde gülün dîvân ve defterinden daima şiirler okur” şeklinde nesre çevirdiğimiz,

 

Defter ü dîvan-ı gülden dâyimâ eş’âr okur

Hânekâh-ı bağda destân-serây-ı rûzgâr

 

şeklindeki beytinde bağın tekke, gülün de yaprakları sebebiyle şiir defteri, dîvân olarak hayâl edildiğini görüyoruz. Her bahar mevsiminde güllerin açılmasına veya tabiatın canlanmasına sebep olan zaman ise, destan okuyucudur.

 

Hayretî’nin hayata biraz küskün bir zamanında kaleme aldığı bir beytinde karşımıza çıkan bahar ve bostanın zindan olarak hayâli, şâirin o andaki kötümser duygularıyla ilgilidir. Baharı ve bostanı bir zindan olarak hayâl eden şâirin gözünde çimenler de birer hançere benzer. Şâirin, “Gönlüm (hiç) bir zaman gül gibi gülüp açılmadı. Gonca gibi soluğu kesilmiş ve derd ile bağrım kan ile dolmuştur. Lâle gibi canımda gizli yara eksik değil. Her çimen gözüme bir hançer gibi görünür. Hâsılı bahar ve bostan benim zindanım olmuştur. Ben öyle belâlara uğramış bir bülbülüm ki âh edip inlemek benim işim olmuştur. Ey kötü işler yapan felek senden usandım” dediği beyitler şöyledir:

 

Gülmedi gül gibi açılmadı gönlüm bir zaman

Gonce-veş dem-besteyem derd ile bağrum tolu kan

Lâle-vâr eksük değül cânumda bir dâğ-ı nihân

Gözüme her bir çemen bir hançer-i terdür hemân

Hâsılı zindânım olmuşdur bahâr u bôstân

Bir belâlı bülbülem işim durur âh u figân

El-amân ey çarh-ı bed-kirdâr elinden el-amân

 

***

Dîvan şâiri sadece yaşadığı mekânları değil, günlük hayatta kullandığı araç gereçleri de tabiî çevresinde görmekten büyük keyif aldığı, tabiî unsurlarla ifade etmekten hoşlanmaktadır. Bu araç gereçler arasında iğneden kandile, kemerden kitaba, paradan mektuba, ayaklarının altına serdiği yaygıdan yazı takımına kadar bir çok araç ve gereç yer alır. Biz burada sayıları oldukça fazla olan bu unsurlara ait bir kaç örnek vermekle yetineceğiz.

 

Tâcîzâde Ca’fer Çelebi güli ayağına diken batmış bir çocuğa, dikeni şekil bakımından iğneye benzettiği ve “Menekşe, gül çocuğunun ayağına batan dikeni çıkarmak için gül bahçesine iğne getirdi” dediği,

 

Sûzen getürüp gülşene varmış ki çıkara

Gül tıflı ayağına batan hârı benefşe

 

şeklindeki beytinde hem tabiî çevrenin güzelliklerinden hem de dikenin iğneyle çıkarılma gerçeğinden yararlanır.

 

Kandil, çerağ ve mum, elektriğin henüz kullanılmadığı zamanlarda önemli aydınlatma araçları idi. Dîvan şâirleri çevrenin önemli bir unsuru olan bu aydınlanma araçlarını şiirlerine konu ederken de zaman zaman çevrenin tabiî güzelliklerini ele alarak tasvîr ederler. Örnek olarak Tacizâde Ca’fer Çelebi’nin “Yasemen bahçede süs olsun diye kapının üzerine, yapraktan zincir ile gümüş renkli kandil asar dediği,

 

Yâsemen zencîr-i berg ile harîm-i bağda

Zînet içün sîm-gûn kandil asar bâb üstüne

 

şeklindeki beytini verebiliriz. Şâir bu beytiyle zamanında bahçelerin kandillerle süslendiğini de naklederek çevreye verilen önemi de ifade eder.

 

Tâcîzâde Ca’fer Çelebi “Akarsu gülbahçesinin kenarını dolaştı; sanırsın ki bir güzel gümüşten kemer kuşandı” dediği,

 

Devr itdi çün kenâr-ı gülistânı cûybâr

Sîmîn kemer kuşandı sanasın ki bir nigâr

 

şeklindeki beytinde, gül bahçesine eşsiz güzellikleriyle bir sevgiliye benzetirken, çevresini dolaşan pırıl pırıl akarsuyu da sevgilinin beline doladığı gümüş kemer olarak düşünür. Şâirin akarsuyun temizliği, rengi ve değeri itibâriyle gümüşle ilgisini tesbit edişi entersandır. Bugün şu kaynaklarımızın durumunu gözönüne getirirsek, dîvan şâirinin bu beyitteki tesbitlerini ve çevreye verdiği değeri daha iyi anlamamız mümkün olabilir.

 

Kına da kültürümüzün en önemli unsurlarından biridir. Bilhassa düğünle ve gelinle olan yakın ilgisi, kınanın kültürümüzdeki sürekliliğini sağlamaktadır. Kınanın tutması için kına yakılan yere bağlanması ve bir süre kalması gerekir. Nev’î bu olayı da tabiattan yararlanarak dile getirir. Şâire göre “Lâlelerin servinin ayağını bağda tutmasında şaşılacak bir şey yoktur, çünkü bağlanmayınca kına tutmaz”:

 

Lâleler serv ayağın bağda tutsa n’ola kim

Nev’iyâ bağ ile bend olmasa hınnâ tutmaz

 

Burada servilerin dibinde yetişen kırmızı renkli lâlelerin kına ile olan benzerliği yanında “bağda tutma” ifadesinin hem bahçede tutmak hem de “kınanın tutması için bağlanması, bağda tutulması” anlamlarında kullanılması önemlidir.

 

Kültür ve eğitim hayatımızın en önemli vasıtası kitaptır. Bu vazgeçemeyeceğimiz vasıta da dîvan şâirinin gözünde tabiatla bütünleşmektedir. Bu bütünleşmeyi Figânî’nin “Ey Figânî gül bahçesinde (sevgilinin) yüzünün mushafını oku, gül kitabının yaprakları yırtılıp rüzgârla dağılsın” dediği,

 

Gülşende ey Figânî yüzi Mushafın okı

Evrâkı yırtılıp yile varsun kitâb-ı gül

 

şeklindeki ve Nev’î’nin, “Gül, bostan kaleminin çemen mushafına reyhânî hatla yazdığı Fâtiha sûresidir” dediği,

 

Yazdı hat-ı reyhânî ile hâme-i bustân

Gül fâtiha-i mushaf-ı ruhsâr-ı çemenzâr

 

şeklindeki beyitlerinde tesbit etmek mümkündür.

 

Dîvan şâiri günlük hayatın ayrılmaz bir parçası ve haberleşme vasıtası olan mektup (nâme) konusunda da hayal kurarken, tabiatı kullanmaktan kendini alamaz, Şeyhülislâm Yahyâ’nın “Her gonca dalın elinde açılmamış bir mektuptur. Bülbül onun içinde kendi maksatlarına uygun şeyler yazılı olduğunu sezer ve açılmasını umar” dediği,

 

Her gonca dest-i şâhda bir nâme-i serbestedir

Bülbül umar kim açıla zımnında maksûdun sezer

 

şeklindeki beytini, nefis bir örnek olarak sunalım.

 

Tâcîzâde Ca’fer Çelebi de “Taze gonca sanki taze gül yaprağının bülbüllere gönderdiği kapalı bir mektuptur” dediği

 

Gûyiyâ gonca-i ter bir nâme-i ser-beste durur

Gönderübdür anı bülbüllere gül-berg-i tarî

 

şeklindeki beytinde, henüz açılmamış goncayı ağzı kapalı, açılmamış bir mektuba benzetirken Şeyhilislâm Yahyâ ile aynı duyguları paylaşır.

 

Para sosyal hayatımızın vazgeçilmez değişim vasıtalarından biridir. Bu önemli alış-veriş vasıtası bile dîvan şâirinin mısralarında çevresinde görmeye alıştığı veya her zaman görmeyi arzuladığı tabiat güzellikleriyle ifade edilmektedir. Hayretî sevgiliye kastederek söylediği ve “Sabah rüzgârı saçlarının kokusundan bir parça alabilmek için, bağda gül yaprağından çok gümüş ve altın harcadı” dediği,

 

Zülfünün bir şemme bûyın almag içün bâd-ı subh

Ber-i gülden bağda çok sîm ü zer harc eyledi

 

şeklindeki beytinde renkli gül yapraklarını altın ve gümüş para olarak hayâl eder.

 

Düğünlerde gelinin başına veya törenlerde sultanların ayağına para ve değerli şeyler saçmak önemli ve güzel geleneklerimizden biridir. Hayretî kırmızı renkli çiçekleri la’l renkli tabaklara, bu çiçeklerin üzerindeki su damlalarının da gümüş paraya, inciye ve değerli taşlara benzettiği ve “La’l renkli tabakların içindeki su değildir; gül bahçesi sevgilinin ayağına serpmek için cevherler hazırlamıştır” dediği,

 

Su değül la’lîn tabaklar içre gevherler durur

Pây-i yâra nesr içün izhâr idüpdur gülsitân

 

şeklindeki beytinde bu geleneğimizi de, tabiî çeresindeki güzelliklerle dile getirir.

 

Tandır, bugün küçük yerleşim yerlerinde kullandığımız önemli bir unsurdur. Bu unsurun, bugünün ısıtma imkanlarına sahip olmayan o günkü cemiyetimizdeki önemi bellidir. Dîvan şâiri günlük hayatta evinin içinde mutfağında her gün kullandığı bu unsuru şiirinde kullanırken de çevrenin tabiî güzellikleriyle ifade etmeyi tercih eder. Tacizâde’nin “İhtiyar cihan yine gençleşmiş. Yeşil çimenler biten bostan cennet bahçesi olmuş. Güneşin ateşi gökyüzünün kuzusuna (Hamel burcuna) yaklaştı ve senin meclisinin sofrası için kuzu kebabı hazırlar. Gül, her sabah gonca tandırından tâze ekmek çıkarır, sanki mutfağında küçük âciz bir ekmekçi olmuştur” dediği,

 

Nev-cevân olmış yine pîr-i kühen-sâl-i cihân

Sebzeler bitmiş riyâz-ı cennet olmış bôstân

Berre-yi gerdûna bulup âteş-i mihr iktirân

Hân-ı bezminçün kuzı biryânın eyler âsumân

Her seher gonca tennûrunda çıkarır tâze nân

Benzer olmuş matbahında kemterîn habbâz gül

 

şeklindeki beytinde gonca olarak karşımıza çıkan tandır, aynı şâirin, “Güneşin sıcak yuvarlak (ekmeğini) gök tandırında gören goncalar, seher vakti iştahlarından ağızlarını açtı dediği,

 

Kurs-ı germ-i âfitâbı gök tennûrunda görüb

İştihâsından sehergeh gonçalar açdı dehen

 

şeklindeki beytinde gökyüzü tandır, güneş sıcak bir ekmek, goncalar da sıcak ekmeği görünce iştahla ağzını açan çocuklar olarak hayâl edilir. Bu hayâle sebeb olan tabiî hâdise ise güneşin goncaların açılmasına sebep olmasıdır.

 

Dîvân şâiri, günlük hayatta kullandığı en önemli eşyalardan biri olan halı, kilim vb. yaygıyı tasvir ederken de tabiatla iç içedir. Nev’î bir sonbahar tasviri yaptığı bir gazelindeki beytinde “Renkli yapraklar yeşillik kilimine basma nakış yaptı, bahçenin yolu renkli yaygılarla döşendi” dediği,

 

Bisât-ı sebzeyi rengîn varaklar basma nakş itdi

Döşendi ser-te-ser bağun mülevven ferş ile râhı

 

şeklindeki beytinde, sonbaharın insanlar tarafından henüz bozulmamış tabii çevrede insanlara sunduğu güzellikleri dile getirir.

 

 

Yazmağa evsâfını bülbül nihâl olmış kalem

Gonca-i ra’nâ devât evrâk-ı zanbaklar beyidir

 

şeklindeki beytinde, “Bülbülün senin özelliklerini yazması için gül fidanı kalem, güzel gonca (mürekkep) hokkası, beyaz zambak yaprakları da kağıt olmuş” diyen Tâcîzâde Ca’fer Çelebi, günlük hayatta kullandığı yazı malzemesini de tabiattaki güzelliklerle, nebatlarla ifade ederek, çevreye olan düşkünlüğünü dile getirir. Tâcîzâde Ca’fer Çelebi, sevgilinin boyunu kalem gibi uzun ve düzgün, ağzını hokka gibi küçük ve güzel olarak düşündüğü bir başka beytinde de bu unsurlara benzetilen olarak, kalem ve sevgilinin boyu için gül fidanını, hokka ve sevgilinin ağzı için gonca-yı ra’nâyı uygun görür:

 

Gonca-i ra’nâ devât oldı nihâl-i gül kalem

Yazmağa kadd ü dehânun vasfını nessâhlar

 

***

 

Dîvan şâirlerimiz bunlarla da yetinmez, bayram gibi, eğlence gibi kendisine mutluluk veren unsurları da tabiî çevrenin güzellikleriyle ifade eder.

 

Kültürümüzün vazgeçilmez güzelliklerinden olan bayramlarımıza ait bir çok özellikler maalesef kaybolmaya yüz tutmuştur. Bu özelliklerden biri de bayramlaşmaya gelen çocuklara verilmek üzere çerezlerin hazırlanmasıdır. Hayratî bu güzel âdetimizi “Bahar bulutu, bayram gıdası olsun diye lâle tabaklarına çiğ tanelerinden taze çerez doldurdu”dediği,

 

Ebr-i bahar jâleden etbâk-ı lâleye

Toldurdı nukl-ı tâze ki ola gıdâ-yı îd

 

şeklindeki beytinde yine tabiattan ve çevreden yararlanarak bahar bulutunu çerez hazırlayana, lâleleri çerez konulan tabaklara, çiğ tanelerini de taze çerezlere benzetir.

 

İnsanın bulunduğu her yerde insanın tabiî meyli olarak eğlence de vardır. Dîvan şâiri eğlenceyi şiirine konu ederken de eğlence meclisinin def gibi, ney gibi rakkâse gibi vazgeçilmez unsurlarını da tabiattan seçtiği unsurlarla ifâde eder. “Güller def çalar, bülbüllerin neyi güzel nağmeler çıkarır, gönül alan sevri raks eder şimdi hoş eğlence zamanıdır.” şeklinde nesre çevirebileceğimiz Tâcîzâde Ca’fer Çelebi’nin beyti de şu şekildedir:

 

Def urup güller olubdur nây-ı bülbül nağme-sâz

Serv-i dil-cû raks ider hoş şâdlık devrânıdır

 

Dîvan şiirinde sadece sevgiliye lâyık görülen veya yaşanılan diğer mekânlar değil bizzat sevgilinin kendisi, güzelliği ve boy, kaş, göz, yanak, ağız, dudak gibi bütün güzellik unsurları da tabiatla bütünleştirilir. Tabiatta görebildiğiniz bütün güzel nebatlar ve bu tabiî çevrede yaşayan çeşitli hayvanlar da sevgili, güzellik ve sevgilinin güzellik unsurları için benzetilen olurlar.

 

Bu benzetmelere konu olan unsurlar sanıldığından çok fazladır ve bu konuşmanın dar çerçevesi bunları teker teker örnekleriyle sıralamaya yeterli olmaz. Diğer tipler olan âşık ve rakîb için de aynı ifadeleri zikretmek mümkündür. Biz bu konuda birkaç örnek vermekle yetineceğiz.

 

Fuzûlî’nin “Ben gam yaralısı bir bülbülüm, bağım ve bahârım sensin: ağzın goncam, boyun servi ağacım, yanağın da yasemen çiçeğimdir” dediği

 

Bülbül-i gam-zedeyem bâğ u baharım sensen

Dehen ü kadd ü ruhun gonce vü serv ü semenüm

 

beytini; Bâkî’nin sevgiliye hitap ederek “Sen tazelik bağının bir gülen goncasısın; üzerine çiğ damlamış taze gül ise bir ağlamış yüzlüdür” dediği

 

Sen terâvet bağının bir gonca-i handânısın

Jâle düşmiş taze gül bir ağlamış sûretlidur

 

beytini; Nev’î’nin güzelliği bahara benzettiği bir beyitte, sonbaharın arkasından tabiatın kendisini yenileyerek tekrar bahara kavuştuğunu; ancak güzellik baharının sonbaharı geldikten sonra, yani gençlik gidip ihtiyarlık çökünce, tekrar baharının gelmeyeceğini dile getirdiği ve, “Her sonbaharın bir baharı mutlaka gelir ama, şaşılacak bir şeydir ki güzellik bağının sonbaharına bahar olmaz” dediği,

 

Acebdür her hazânın bir bahârı irişür âhır

Güzellik bağınun ammâ hazânına bahâr olmaz

 

beytini bu konuda örnekler olarak zikredebiliriz.

 

Helâkî, “O sevgilinin yanağına konmuş olan misk kokulu beni, gül bahçesinde açılmamış bir menekşedir” dediği beytinde sevgilinin yanağını güzelliği, rengi, kokusu ve tazeliği ile gül bahçesine benzetirken, o yanak üzerindeki misk kokulu siyah beni de henüz açılmamış bir menekşe olarak hayâl ederken, çevreye olan ilgisini gösterir:

 

Hâl-ı müşgîn kim konupdur ârız-ı dildârda

Bir benefşedür dahi açılmaduk gülzârda

 

Taşlıcalı Yahyâ Bey de “Rahmet rüzgârıyla eğilmiş iki fidana benzeyen kaşlar, güzelliğinin gül bahçesine yaraşır” derken,  sevgilisinin güzel yüzünü bir gül bahçesi olarak hayâl eder ve güzel kaşlarını da rahmet rüzgârıyla eğilmiş iki fidan olarak düşünür:

 

 

Yaraşur gülşen-i hüsnünde iki ebrûlar

Bâd-ı rahmetden eğilmiş sanasın iki nihâl

 

Hayâlî Bey ise, “Yeşillik alandaki her fidanı gökten inmiş bir hûriye, gördüğüm çiçekleri ise onların yüzündeki nûra benzettim” dediği,

 

Çemende her nihâli gökten inmiş hûra benzetdüm

Çiçekler gördüm anların yüzünde nûra benzetdüm

 

şeklindeki beyitinde bir adım daha ileri giderek, bahçelerdeki fidanları gökten inmiş hûrîlere, çiçekleri de bu hûrîlerin yüzündeki nûra benzeterek, çevreye verdiği öneme daha derin bir mânâ kazandırır.

 

Figânî sevgilisinin boyunu serviye benzettiği ve “Ey servi boylu sevgilim (suya benzeyen) yanağının üzerindeki anber kokulu kıvrım kıvrım saçlarını görünce su yılanı sandım” dediği, bir beytinde sevgilisinin yanağını temizliği, duruluğu ve güzelliği sebebiyle suya benzetir. Yanakları üzerine düşen siyah kıvrımlı saçları ise su yılanıdır:

 

Halka olmuş su yılanı sandım ey servüm görüp

Ârızun üstünde bu zülf-i muanber pîç pîç

 

Sosyal hayatımızın ve kültürümüzün en önemli unsurlarından biri de gelin (arûs)dir. Şiirlerde daha çok “arus” kelimesiyle karışmıza çıkan gelin de çevrenin tabiî güzellikleriyle bütünleştirilerek sunulur. Çemen tazeliği ve güzelliği ile bir gelindir. Bu gelini düğüne hazırlamakla, gelini süslemekle görevli olan kadın yani “meşita” ise zamandır. Bu ilgiyi Bâkî’nin “Zaman meşîtası çemen gelininin çehresini süsleyip güzelleştirsin” dediği,

 

Nitekim meşîta-i dehr arûs-ı çemenün

Çehresin eyleye arâyiş-i zîb ü tezyîn

 

şeklindeki ve “Bahar mevsimi, çemenin gelinini süsleyen görevli kadındır ki, sünbül onun misk kokulu kalemine benzer” dediği,

 

Nev-arûs-ı çemene maşîtâdur fasl-ı bahâr

Kim anun hâme-i müşgînine benzer sünbül

 

şeklindeki beyitlerinde ve Hayâlî Bey’in lâleyi bir gelin, ağaçlardan dökülen çiçekleri, yağmur tanelerini gibi gelinin başına saçılan para, fidanı da bu paraları saçan bir kişi olarak düşündüğü ve “Nitekim lâle kırmızı duvağı ile gelin olsun, her fidan da onun üzerine yağmur gibi akçe saçsın” dediği,

 

Nitekim lâle ola al duvağı ile arûs

Her nihâl akçe saça üstüne barân-şekil

 

beytinde görmek mümkündür.

 

Dîvan şâiri kendi şâirlik gücünü bile tabiî unsurlarla ifade ederek çevreye olan ilgisini her fırsatta dile getirmektedir. Nev’î “Şairlik yaradılışımın bağından bu yüz yapraklı gülü kopardım ve insaf ehline itibarlı bir armağan sundum” dediği,

 

Bağ-ı tab’umdan kopardum bu gül-i sad-bergi ben

Sundum insâf ehline bir yâdigâr-ı mu’teber

 

şeklindeki beytinde, yüz beyitten meydana gelen şiiri güle, beyitlerini de bu gülün yapraklarına benzetir.

 

“Benim hayâlim bir gül bahçesidir. Gönlüm onun şakıyan bülbülüdür. Sözüm ise o gül bahçesinin latîf akarsuyudur” diyen Nef’î’ye göre ise hayâli bir gül bahçesi, gönlü o gül bahçesinin şakıyan bülbülü, sözü de tatlı tatlı akan akarsuyudur:

 

Bir gülistandur hayâlim dil şüküfte bülbü

Ol gülistanun latîf âb-ı revânıdır sözüm

 

Anne ve çocuk cemiyetimizin temelini teşkil eden ailenin en önemli iki unsurudur. Tabiî çevrenin en göze batan ve önemli unsurları arasında ağaçlar ve bulutlar yer alır. Bu vazgeçilmez unsurlar dîvan şârinin de asla vazgeçemediği güzelliklerdir. Bu güzellikler Nev’î’de şâirâne ifâdelere bürünerek şöyle karşımıza çıkar. Bulutlar, bağın çocukları olan ağaçları besleyen bir annedir. Çocuklar belli bir yaşa, olgunluğa erişince sütten kesilirler. Tıpkı dikildikten sonra devamlı sulanmaya muhtaç fidanların tuttuktan sonra suya olan ihtiyaçlarının azalması gibi; Şâirin “Bulut bağın çocuklarını sütten keser. Çünkü her biri beslenip olgunlaştı” dediği beyit şöyledir:

 

Keser şîrden ebr etfâl-i bâğı

Çü beslendi her biri buldu kemâli

 

Nev’î “Çiçek, dallar üzerinde rüzgâr ile oynar güler (bu haliyle sanki) ağaçtan ata binen bir süvari olmuştur” dediği bir başka beytinde ise ağaç dalları üzerinde, rüzgarın tesiriyle ahenkle sallanan çiçekleri, ağaçtan ata binmiş oyun oynayan çocuklara benzetirken, ahenkle hareket eden ağaç dallarını da koşan bir ata benzeterek, bugün bile çocuklarımızın tabiatla bütünleşerek oynadığı bir oyunun 16. asırda bile mevcut olduğunu haber verir.

 

Şâhlar üzre şükûfe bâd ile oynar güler

Tıfla benzer kim ağaçtan ata olmuştur süvar

 

Ölüm her insanı ürpertecek bir duygudur. Dîvân şâiri bu ürkütücü duyguyu işlerken bile tabiatın güzelliklerinden yararlanarak, ölümü ürkütücü olmaktan kurtarır. Tacîzâde Ca’fer Çelebi’nin “O yüzü güle benzeyen, yanağı terli güzelin gamından öldüğüm zaman, tenimi gülsuyu ile yıkayın ve kefenimi lâleden yapın” dediği,

 

Yun gül-âb ile tenüm lâleden eylen kefenüm

Yüzi gül haddi arak-rîz gamından ölicek

 

şeklindeki beytinde bu güzellikleri görmek mümkündür.

 

Bu örneklerin yüzlercesini belki binlercesini sıralamak mümkündür. Ancak buna ne zaman, ne mekân, ne de lüzum var. Dîvan şâiri tabiatı sadece sevgili-âşık-rakîb üçgeni ile ilgili benzetmelerde şiirine konu etmez; diğer tabiat güzelliklerini güneşi, ayı, gökyüzünü, denizleri, yıldızları anlatırken de çevremizin vazgeçilmez güzellikleri olan nebatlardan ve tabiî çevredeki diğer güzelliklerden yararlanır.

 

Dîvanlarda yer alan bilhassa kasîde ve gazel şeklindeki manzûmelerin önemli bir kısmının rediflerinde tabiata ait unsurların kullanılmış olması da dîvan şâirinin tabiata ve çevreye verdiği önemin bir başka işaretidir. Bir gül redifiyle yüzlerce beyit yazan bir şair, gülün yüzlerce özelliğini tespit edip benzetmeye konu ediyor demektir ki, bu hem büyük bir sanatkârlık gücünü, hem tabiatı ve çevreyi incelemede gösterilen mahareti, hem de çevreye olan yakın ilgi ve hassâsiyeti gösterir.

 

Netice olarak şunu söyleyebiliriz ki iyi birer gözlemci olan dîvan şâirleri çevrelerine büyük önem vermişler ve çevredeki tabiî güzellikleri, kendi sanat anlayışları içinde, şiirlerine aksettirmişlerdir. Şiirlerinde yer alan tabiat ve çevreyle ilgili unsurları bir çok değişik benzetmeye konu ederken bazen de gördüklerinin yanında görmek istedikleri çevreyi de ifade etmişlerdir. Her ne sebeple olursa olsun dîvan şâirinin çevresinde görmek istediği yeşil alanlar, ağaçlarla, çiçeklerle süslü mekânlar, şırıl şırıl akan suların insana huzur veren özellikleri ve güzellikleridir. Yâni bugün bizim arayıp da bulamadığımız veya imkânı olanlarımızın uzak mesafeler katederek görebildikleri veya büyük bedeller ödeyerek elde ettikleri güzellikler.

[Türk Kültür Araştırmaları, C., s…

 



 

DÎVAN ŞİİRİNDE MÛSİKÎ

İLE İLGİLİ UNSURLARIN KULLANILIŞI

                                          

 

Dîvan şiirimiz, Osmanlı Devleti’nin altı yüz yılı aşan hükümranlığının ve her alandaki ihtişamının yazılı belgeleri sayılabilir. Bu şiirin içinde Osmanlı’nın zaferlerini, adâletini, mûsikî, mimarî, hat, tezhib, kitapçılık, tezyînat vb. gibi bütün sanatlarını, örf ve âdetlerini, günlük hayatını ve günlük hayatta kullandığı her türlü eşyâsını, tabiî çevresini elhâsılı bütün dünyasını bulmak mümkündür. Çünkü dîvan şâiri dile hâkim, iyi bir gözlemci, aynı zamanda âlim ve sanatkârdır. Devrinin ilimlerinden ve sanatlarından en azından haberdardır ve bu özelliklerini ince zevki, hayâl gücü ve benimsediği sanat anlayışı ile yoğurarak şiirlerine aksettirmiştir. Bunun yanında dîvanlarda karşımıza çıkan mûsikî konulu müstakil manzûmeler ile redifleri musikî tercümeleri olan manzûmelerin sayısı oldukça fazladır.

 

Çalışmamızın konusunu teşkîl eden “mûsikî ile ilgili unsurlar” ise dîvan şâirlerimizin yakın ilgisine mazhar olmuş hususlardan biridir. Çalışmamızın konusunu tespit ederken bu kadar geniş bir malzemeyle karşılaşacağımızı tahmin edememiştik. Sadece kolayca ulaşabildiğimiz elimizin altındaki kaynaklardan elde ettiğimiz malzeme bile, böyle bir kaç makaleye vücut verecek kadar çoktur. Bugün hem şâir hem de eser sayısını bile tespitte acze düştüğümüz dîvan şiiriyle ilgili tam bir tarama çalışmasının mümkün kılınması hâlinde elde edilecek malzemenin miktarını ve değerini tahmin etmek kolaylaşabilir. Sadece Nedîm dîvanında 23 mûsikî makamı, 11 mûsikî âleti ve 35 mûsikî ıstılahının[1][1], Kadı Burhaneddin dîvânıda ise 23 mûsikî makâmı, 8 mûsikî âleti ve 22 mûsikî ıstılahının[2][2] edebî ifâdeler içinde ustaca kullanıldığını söylersek bu konuda bir fikir vermiş olabiliriz. Ancak kısa sürede bu işin başarılması imkânsız görünmektedir. Bu sebeple biz bu makalemizde konu ile ilgili tespitlerimizi sunmaya ve bazı örneklerle bu tesbitlerimize ışık tutmaya çalışacağız. Her unsur için bir örnek zikretmek bu makalenin sınırlı çerçevesinde mümkün olmadığı için sınırlı sayıda örnek vermekle yetineceğiz. Konuyu a) Mûsikî makamları b) Mûsikî âletleri c) Usul vurma âletleri d) Mûsikî âletlerinin diğer aksamı e) Mûsikî ile ilgili diğer unsurlar f) Mûsikî ile ilgili deyimler olarak tasnif ettik.

 

  1. Mûsikî makamları

 

Sınırlı taramamız sonunda tesbit edebildiğimiz mûsikî makamları acem, acem-kurdî, âhenk, âlüfte (?),aşîran, beste-nigâr, bûselik, büzürg, çâr-gâh, dilkeş-hâverân, dügâh, evc, evc-ârâ, ferahnâk, feth, gerdâniye, güldeste, hicâz, hisâr, hûzî, hümâyûn, hüseynî, hüzzam, ırak, ısfahan, karcigâr, küçek, kürdî, mâhur, muhâlif, muhayyer, muhayyer-sünbüle, muvâfık, müberkaa, nâz, nesîm, nev-eser, nevâ, nevrûz, nigâr, nihâvend, nikrîz, nîşâbûr, niyâz, nühüfte, penc-gâh, râhatü’l-ervâh, râh-ı diger (?), râst, ruhâvî, rûh-efzâ, sabâ, sâz-kâr, segâh, selmek, sûz-ı dil, sûznâk, sünbüle, şeh-nâz, şevk-efzâ, şevk-i dil, uşşâk, uzzâl, zâd-ı dil, zemzem (zemzeme), zengüle, zîr-efkend ve zirgüle’dir. Birbirine geçilen makamlardan meydana gelen ve “kâr-ı nâtık” adını verdiğimiz güfteleri bu tesbitlerin dışında tuttuğumuzu ifade etmeliyiz. Bu makamlar sadece divanlarda yer alan kaside, gazel vb. manzumelerde zikredilen makamlardır. Kâr-ı nâtık’larda daha çok makam adına yer verildiğini biliyoruz.[3][3] Bunları ele almanın bizi yanıltıcı sonuçlara ulaştırabileceği düşüncesi ile değerlendirmedik.

 

Dîvan şâirlerimiz, eserlerinde bu mûsikî makamlarına yer verirken makamların mûsikî özellikleri yanında, makama ad olan kelimelerin sözlük ve mecaz anlamlarını da göz önünde bulundurarak çeşitli hayâllere konu ederler.

 

XVIII. yüzyılın büyük şâiri Nedîm’in,

 

Mutrıbların her rûz u şeb kılsınlar âheng-i tarâb

Ammâ usûli feth u darb olsun makâmı hem Acem[4][4]

 

şeklindeki beytinde yer alan acem makamı ile, aynı zamanda fethedilecek bir ülke olarak Acem (İran)’i kastettiği de açıktır. Beyitte yer alan mutrib, feth ü darb, âheng-i tarâb, usûl ve makam kelimeleri de hem musikî ıstılahı olarak hem de lügat anlamlarıyla kullanılarak güzel bir birliktelik ortaya konulmuştur.

 

Ahmed Celâleddin Dede’nin Neyzenbaşı Ziyâ Dede için yazmış olduğu manzûmede acem ve kürdî makamlarının aynı zamanda birer yer adı olan nihâvend ve ısfahân makamlarıyla beraber kullanıldıklarını görüyoruz. Aziz Dede’nin ne kadar meşhur bir neyzen olduğu ve hakkının teslim edilmesi gerektiği belirtilen

 

Nihâvend ü Sıfâhân  ü Acem’de Kürd kavminde

Bilâd-ı Rûm’da mânendi yok neyzen idi hakkâ[5][5]

 

şeklindeki beyitten Aziz Dede’nin bu beldelerde meşhûr olduğu kadar, bu makamları icrâ etme konusunda da son derece mahâretli olduğunu anlıyoruz.

 

Sâbit’in bir beytinde karşımıza çıkan âlüfte’nin bir makam olup olmadığına karar veremedik. Görebildiğimiz kaynaklarda böyle bir makam adına rastlamadık ancak, neyzen, hevâ-yı nây ve dâire gibi mûsikî ıstılahlarıyla berâber kullanılması sebebiyle, âlüfte’yi ihtiyatla zikretmeyi uygun bulduk. Âlüfte sözlük anlamıyla “alışık, alışkan, iffetsiz kadın, âşüfte” demektir. Makam kelimesinin de mûsikî terimi olması yanında yer ve mevkî anlamları vardır. Şâirin kelimenin bu değişik anlamlarıyla oynadığı bir gerçektir.

 

Bir neyzene üftâde olup dâire der-kef

Âlüfte makâmında hevâ-yı neye düştüm.[6][6]

 

Bugün de büyük bir beğeni ile kullanılan ve en eski mürekkep makamlarımızdan biri olan beste-nigâr, kuvvetli bir hüzün ve ıztırap ifâdelerinde kullanılmıştır. Cevrî’nin saray hânende ve sâzendelerini vasfettiği manzûmesinin Tambûrî Seyyid Hasan’dan bahsettiği bölümünde karşımıza çıkan bu makam, Seyyid Hasan’ın tamburunda, dinleyenlerin yanaklarında güzel güller açtıran nağmeler olarak vasıflandırılır:

 

Gül-i ra’nâya döner gûş idenün reng-i ruhı

Eylese nağmeyi terkîbe koyup beste-nigâr[7][7]

 

Abdî’nin îham sanatına güzel bir örnek teşkîl eden ve bir anlamıyla “O güzel, terennüme başladığı zaman ne makamdan olduğunu öğrenmek istedim: - Bu terennüm eden yeri sorarsan bûselik makâmıdır, dedi”; diğer bir anlamıyla “O güzel terennüme başladığı zaman sordum: - Bu nedir? Bu terennüm eden yeri sorarsan burası bûse yeridir (dudak, ağız) dedi” şeklinde anlaşılabilecek,

 

Dehânın nağme-perdâz eyledikçe ettim istisfâr

Sorarsan bu makâmı bûseliktir dedi yâr[8][8]

 

şeklindeki güzel beytinde, bûse kelimesinden hareket edilerek Türk mûsikîsinin eski basit makamlarından biri olan bûselik makamıyla ne kadar ince bir çizgide buluştuklarını görmemiz mümkündür.

 

Türk mûsikîsinin ana çizgisini meydana getiren ve basit makamlardan biri olan çâr-gâh Ahmed Celâleddin Dede’nin Neyzenbaşı Aziz Dede için yazdığı manzûmede perde-i çâr-gâh terkîbi içinde karşımıza çıktı. Aziz Dede’nin ölümü ile duyulan üzüntünün ifâde edildiği beyitlerde çâr-gâh, âh nağmelerinin ortaya çıktığı bir makam olarak ele alınmıştır:

 

Kaldı zemîn-i mutribân nağme-i neyden tehî

Gâib oldı miyâneden hayr ile nâmı yâd ola

Gitdi Azîz Dede meded Hakk’a revânı şâd ola[9][9]

 

Beyitte, zemîn-i mutribân, nağme-i nây, miyâne, perde, nevâ gibi mûsikî ile ilgili birçok unsurun da ustalıkla kullanıldığını görüyoruz.

 

İslâmiyet için çok büyük önemi hâiz olan Ka’be’nin bulunduğu şehir olan Hicaz, Türk mûsikîsinin önemli ve çok sevilen makamlarından birinin de adıdır. Hicaz kelimesi, bilhassa sevgiliye ilâhî bir hüviyet kazandırılan beyitlerde sık sık, mûsikî anlamı da kastedilerek, karşımıza çıkar. Ahmed Celâleddin Dede’nin “Irak’a gitmeye niyet etti. Maksadı ziyâret ettikten sonra Hicaz’a geçmekti ama nasip olmadı. Ağazâde’nin dergâhında kırk yıl neyzenbaşılık yaptı; ancak doğru yoldan (Hakk’ın yolundan) asla ayrılmadı” şeklinde bize Neyzenbaşı Aziz Dede’nin biyografisi için çok önemli bilgiler verdiği mısralarında, aynı zamanda birer yer adı olan ırak ve hicaz makamları ile doğru anlamına gelen râst makamını ustalıkla kullanır:


Irâk’a azm idi kasdı ziyâret eyleyüp andan

Hicâz’a gitmek isterdi müyesser olmadı ammâ

İdüp dergâh-ı Ağâzâde’de çil-sâl ser-i nâyî

Reh-i râsttan sapup semt-i hilâfa gitmemiş aslâ[10][10]

 

Kadı Burhaneddin’in müberka’, nevâ, uşşâk ve feth gibi aynı zamanda mûsikî makamlarınında adı olan kelimelerle ördüğü bir beyitte karşımıza çıkan hisar makamı, âşıkın canıdır ve fethedilecek bir kale olarak ele alınır:

 

Vasl-ı müberka’ durur nevâ bu cânuma

Ger kıla ‘uşşâk fetih iş bu hisârı[11][11]

 

Türk mûsikîsinin sevilen bir makamı olan hüseynî, Bâkî’nin

 

Perde-i nâleleri çıksa Hüseynîye n’ola

Dili zâr itmeğe ol vech-i hasendür bâ’is[12][12]

 

şeklindeki beytinde Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i işaret edecek bir kullanış ile karşımıza çıkar.

 

Irak bir makam adı olmak dışında komşu bir ülkenin de adıdır. Aynı zamanda uzak anlamına da kullanılan bir kelimedir. Bu makam adı kelimenin yüklenmiş olduğu bu anlamlar dolayısıyla dîvan şiirinde sık sık karşımıza çıkmaktadır. Verdiğimiz diğer örneklerde de geçen bu makamla ilgili olarak, Zâtî’nin “Şeh nâz edip âşıkları hayrette bırakınca bu âvâze Isfahan ve Irâk’a kadar ulaştı” dediği,

 

İrişdi bu âvâze Sıfâhân ü Irâka

Uşşâkı muhayyer idüben eyledi şeh-nâz[13][13]

 

şeklindeki beytinde de bu makamın yanında Isfahan, muhayyer, uşşâk ve şeh-nâz makamlarının adlarının lügat anlamları da kastedilerek, güzel bir terkip içinde bir araya getirildiği görülmektedir.

 

Dîvan şiirinde sık sık karşımıza çıkan ve İran’da bir şehir olan Isfahan da aynı zamanda bir mûsikî makamının adıdır. Sürmesinin çok meşhur olması sebebiyle dîvan şiirinin önemli bir malzemesini teşkil eden Isfahan, makam adı olarak da bir çok güzel kullanışın içinde yer almıştır. Yukarıdaki beyite ilave olarak Nedîm’in,

 

Deste yine o nâyIrâkıyyi al Nedîm

Gitsin nevâ-yı nazm-ı nevin Isfahân’a dek[14][14]

 

şeklindeki fahriyye mâhiyetindeki beytini de bu makama örnek olarak zikredelim.

 

XIII.yüzyıla kadar yaygın olarak kullanıldığını ve elimize örnek bestelerinin ulaşmadığını sandığımız müberkaa makamına da Kadı Burhaneddin dîvanında yer alan birkaç beyitte rastladık. Örnek olarak şâirin “Ben sevgilinin güzelliği karşısında öyle hayrette kaldım ki, bu gizli sırrımı (âşıklığımı) kimse bilmedi” şeklinde düz yazıya çevirebileceğimiz

 

Ben şol müberka’a hele şöyle muhayyerem

Ki ol nühüfte sırrımı edvâr bilmedi[15][15]

 

şeklindeki beytinde, aynı zamanda birer makam adı olan müberkaa, muhayyer, nühüft kelimeleri ile devirler, zamanlar anlamına gelen edvâr kelimesinin nasıl bir ustalıkla kullanıldığını görmek mümkündür.

 

Kelime anlamı olarak “hayrette kalmış” anlamına gelen muhayyer aynı zamanda mûsikîmizin basit eski makamlarından biridir. Şeyhî’nin “Ben âşıklar içinde ne zaman hicazdan âgâz etsem, cihanda küçük büyük herkes âhımdan hayrete düşer” dediği,

 

Muhayyer oldı âhımdan cihanda kûçek ü büzürg

Kaçan uşşâk içinden ben ser agâz-ı hicâz etsem[16][16]

 

beytinde de bu makamın yanında kûçek, büzürg, uşşâk, ser-âgâz etmek ve hicaz gibi makam adlarının ve mûsikî ıstılahlarının sözlük anlamlarından da yararlanılarak ustaca kullanıldıklarına şâhit oluyoruz.

 

Türk mûsikîsinin en eski mürekkep makamlarından biri olan muhayyer-sünbüle, Şeyh Gâlib’in bir şarkısında yer alan ve “Düşüncelerin sazını sünbüle benzeyen saçlarına bağladım. Gâlib, âhımın perdesi muhayyer-sünbüle oldu. Ne olursa olsun kâkülünün hevâsına bağlandım. Gizlesem de açıklasam da benim cânımsın” dediği,

 

Beste kıldım sâz-ı efkârı o zülf-i sünbüle

Oldu Gâlib perde-i ahım muhayyer-sünbüle

Her çi bâd-â-bâd bağlandım hevâ-yı kâküle

Gizlesem de âşikâr etsem de cânımsın benim[17][17]

 

şeklindeki mısralarında karşımıza çıktı. Beste kılmak, sâz, perde ve hevâ gibi mûsikî terimlerinin de yine ustaca kullanıldığı ortadadır.

 

Ses, sadâ, âheng ve nağme anlamlarına gelen nevâ kelimesinin ad olduğu nevâ makamı, Bahtî mahlasıyla şiirler yazan Sultan I. Ahmed’in

 

Bulsa nevâda gül gibi bu besteler zuhûr

Kim tâze nakş u savt işitilse hezârdan[18][18]

 

şeklindeki beytinde, bir bahar atmosferi içinde karşımıza çıktı. Bülbülün nevâ makâmında yeni besteler okuyan bir hânendeye benzetildiği beyitte beste, tâze nakş gibi mûsikî ıstılahları da yer almıştır.

 

“Yeni gün” anlamına gelen ve güneşin Koç burcuna girdiği Rûmî Mart ayının 9. (mîladî Mart ayının 21.) gününe rastlayan nevrûz, bahar mevsiminin başlangıcı ve müjdecisi sayıldığı gibi çok kullanılan bir mûsikî makamımızın da adıdır. Dîvan şâirlerimizin hep bir bahar coşkunluğu içinde ve kelimenin değişik anlamlarını da kastederek kullandıkları bu makama örnek olarak Zâtî’nin,

 

Dil-ber âvâzın işitmiş gibi hazz eyleyelüm

Mutribâ nağme-i sâzun demidür kıl nevrûz[19][19]

 

şeklindeki, hem bahar mevsiminin geldiğini ve eğlence meclislerinin kurulması gerektiğini ifâde ettiği, hem de mutribin sazından çıkan güzel nağmelerin sevgilinin sesine benzetildiği beytini zikredebiliriz.

 

En eski mûsikî makamlarımızdan biri olan ve “Nihâvend-i kebîr”den ayırmak için “Nihâvend-i Rûmî” diye adlandırılan nihâvend makâmı da aynı zamanda bir yer adıdır. Nedîm’in, Sultan III. Ahmed’in tuğrasını övmek için yazdığı bir manzûmesinde bu makâmı âheng, nevbet, fasl, ırak, ısfahan gibi mûsikî ıstılah ve makamları ile beraber kullanılmış olarak görüyoruz:

 

Nihâvend ü Irak âhengi oldı bâ’is-i şâdî

Bugünden sonra geldi bir fasl-ı Sıfâhân’a[20][20]

 

Türk mûsikîsinin en az beş asırlık mürekkep makamlarından biri olan nîşâbûr, Itrî’nin Hâfız Post için yazdığı bir şiirinde nîşâbûr gibi aynı zamanda birer yer adı olan ırak, hicâz, acem, ısfahan ve nihâvend makamlarıyla birarada kullanılmıştır. Itrî’nin

 

Oldu âsârıyla pür-âvâz Irak ile Hicâz

Hem Nihâvend ü Nîşâbûr Acem hem Isfahân[21][21]

 

şeklindeki bu beytinden, Hâfız Post’un hem bu makamlarda çok güzel eserler bestelediğini, hem de bu yerlerde çok meşhur olduğunu anlıyoruz.

 

Sözlük anlamıyla “gizli, saklı” demek ve Türk mûsikîsinin eski mürekkep makamlarından biri olan nühüft makamına Kadı Burhaneddin dîvânında sık sık rastlıyoruz. Şâirin “Ben ki âşıkların sadâsını gizli tutarım, ısfahan perdesinde çalmaları revâ mıdır?” diye yakındığı,

 

Ben ki uşşâkın nevâsını nühüfte kıluram

Bu spâhan perdesinde ne revâdur çalalar[22][22]

 

şeklindeki beytinde de uşşâk, nevâ, sıpahân, perde ve çalmak gibi mûsikî makam ve ıstılahlarını birarada görüyoruz.

 

Zâtî’nin “Ey âşık, beş vakit namazı terk edip, ney gibi hevâ dolu dimâğınla devamlı neylerden penc-gâh makâmını dinlersin” dediği,

 

Terk idüp beş vakti ney gibi dimâgun pür-hevâ

Nâylardan penc-gâhı gûş idersin dem-be-dem[23][23]

 

şeklindeki beytinde karşımıza çıkan penc-gâh makamının, beş anlamına gelen Farsça penc kelimesi sebebiyle beş vakit namazla ilgili olarak kullanıldığını görüyoruz. Beyitte ney ile âşık, hevâ ile ilâhî aşk arasında ilgi kurulduğu gibi, “dimağı hevâ (aşk) dolu olmak” ifâdesiyle de aklı başında olmamak, mükellef olmamak gibi âşığın aklının başında olmadığına da işaret edilmektedir.

 

Enderunlu Vâsıf, râst kelimesinin makam adı dışındaki “doğru” anlamından da yararlanarak sevgilinin düzgün, uzun boyu ile ilgi kurar. Sevgilinin boyunu vasfettiği sözlerini bir “mısra-ı berceste” olarak kabul eden şâir onu “râst makâmında okunan güzel bir beste” olarak tarif eder:

 

Vasf-ı kaddiyle sözüm mısra-ı berceste idi

Okunur rast makâmında güzel beste idi[24][24]

 

şeklindeki güzel matla’ beytinde râst, mısra-ı berceste ve boy arasında ilgi kurarken okumak, makam ve beste gibi mûsikî ıstılahlarını da kullanır.

 

Ruha, Urfa’nın eski adıdır. Ruhavî, Urfalı anlamına geldiği gibi, bugün örneklerine pek rastlamadığımız eski makamlarımızdan birinin de adıdır. Sünbülzâde Vehbî’nin kendi şâirliğini övdüğü ve kendisini Urfalı Nâbî’den daha üstün gördüğü beytinde karşılaştığımız bu makamın yanında Sünbülzâde Vehbî’nin adında yer alan sünbül kelimesinin çağrıştırdığı sünbüle makâmının da beste, usûl ve makam gibi mûsikî ıstılahlarıyla beraber ustaca kullanıldığını görüyoruz:

 

Ben bâg-ı hüner sünbülüyem sünbüle-beste

Nâbî’nin usûlünde makâm ise Ruhâvî[25][25]

 

“Rûha tâzelik veren, cana can katan” anlamına gelen rûh-efzâ eski mürekkep makamlarımızdan birinin de adıdır. Zâtî’nin “Ey mutrib hava mutedil oldu, ruhumuza Temmuzun yakıcılığı çökmeden bahçede rûha tazelik veren, cana can katan rûh-efzâ makamından besteler çal” dediği,

 

Mûtedil oldı hevâ ravzada çal rûh-efzâ

Mutribâ rûha eser eylemedin tâb-ı temmûz[26][26]

 

Sabâ, ılık esen bahar rüzgârıdır. Dîvan şiirinde sabâ âşık ile sevgili arasında haber taşıyan postacı (peyk)dır. Bunun yanında sabâ, bahar mevsiminde çiçeklerin açılmasına sebep olan en önemli unsurlardan biridir. Bu kelime sabahla ilgisinden dolayı huzur ve ümidin sembolü durumundadır. Sabâ makâmı da nağmelerinin yumuşaklığı ile bu anlamlara uygunluk gösterir. Bu makâmı Konyalı Nesib’in,

 

Nevrûzda çün bana sabâ nağmeler ile

Ey gonca-leb açdı seni mutrib nefes etti[27][27]

 

şeklindeki beytinde çiçeklerin açılmasına sebep olan sabâ ile sevgilinin goncaya benzeyen dudaklarının açılmasına sebep olan sabâ makamındaki nağmeler arasında kurulan ilgiyle karşımıza çıktığını görüyoruz. Beyitte nevrûz, nağme ve mutrib gibi mûsikî unsurlarının bir âhenk içinde bulundukları da şüphesizdir.

 

Yeni basit makamlardan biri olan sûz-nâk’a ad ve Farsça bir birleşik sıfat olan kelime “yakan, yakıcı, dokunaklı” anlamlarına gelir. Sûz-nâk makamı da bu anlamla uyum içinde olan hüzünlü bir makamımızdır. Zâtî’nin,

 

Muhayyer eyleme ol dem kamu uşşâkı ser-tâ-ser

Sadâ-yı sûz-nâki ger ide şeh-nâzı Dâvûdun[28][28]

 

şeklindeki beytinde de bu makâmı muhayyer, uşşâk, sadâ, şeh-nâz ve Dâvud gibi mûsikî ile ilgili unsurlarla bir arada görüyoruz.

 

Şeh ve nâz kelimelerinden meydana gelen şeh-nâz makâmı, bu kelimelerin anlamlarıyla oynanarak yer alır. Zâtî’nin,

 

Isfahan u Irakı Zâtiyâ seyr eyleyüp

Bu makâma gelmeğe ittikçe şeh nâz ağlaram[29][29]

 

şeklindeki beytinde şeh (sevgili) âşığın makâmına uğramaya nazlanan bir sevgili olarak ele alınırken, Isfâhan, Irak, seyr eylemek ve makam gibi mûsikî unsurlarından da yararlanılır.

 

“Ey sevgili, senin mahallende, feryâd sana ilgi duyanlardan yükselir ve o öyle bir nağmedir ki Hicaz’da âşıklardan kopar” şeklinde düz yazıya çevirebileceğimiz şâirini tespit edemediğimiz,

 

Kûyunda nâle kim müştâkdan kopar

Bir nağmedir Hicâz’da uşşâkdan kopar[30][30]

 

şeklindeki güzel beyti de uşşâk makâmı için örnek olarak verebiliriz.

 

Sözlük anlamıyla “çıngırak” demek olan zengûle de Türk mûsikîsinin eski makamlarından birinin adıdır. Hicâz ailesinden bir makam olan zengûlenin birçok mürekkep şekli de vardır. Şeyhî’nin,

 

Mutrib eğer sâz eyleye nevrûzda âgâz eyleye

Gûyende şehnâz eyleye zengûle tut âhengi sen[31][31]

 

şeklindeki güzel beytinde mutrib, sâz eylemek, âgâz eylemek, âheng tutmak gibi mûsikî ıstılahlarının yanında nevrûz ve şehnâz gibi makamlarla beraber zengûlenin nasıl bir âheng içinde kullanıldığını görmek mümkündür.

 

  1. Mûsikî âletleri ve parçaları

 

Taradığımız kaynaklarda mûsikî âletleri olarak nefesli sazlardan bang(?), boru, boynuz, girift, kaval, kerre-nây, mûsikâr, nefîr, ney (nây), sûr, surnâ, zurnapâ; vurmalı çalgılardan çarh, çâr-pâre (çarpara, çehâr-pare), çegan (çegâne), dâire, davul, def, düblek, kudüm, kûs (kös), makara, nekkâre (nekâre, nakâre), tabl; telli sazlardan barbut, berbat, cünbüş, çeng, çöğür, ikitelli, kânun, kemân, kemençe, kemâne, murabba, kopuz, rebâb, santûr, sâz, şeştâ, şeştâr, tambûr, tambûre, târ, ûd, yelteme; mûsikî âletlerinin aksâmıyla ilgili olarak da evtâr (tel), ibrîşîm, kiriş, kemâne, kulak, mandal, mızrap, perde, pul, reg, târ (kıl), tel ve zil’in beyitlerde yer aldığını tesbit ettik. Bütün bu mûsikî âletleri ve aksâmı şekilleri, yapılışları, seslerinin özellikleri, mûsikîdeki yerleri ve adlarının sözlük anlamlarıyla dîvan şâirlerimize ilham kaynağı olmuş ve çok değişik renkli hayaller içinde yerlerini almışlardır. Âşıklar anlamına gelen ve bir makam adı da olan uşşâk, dîvan şâirlerimizin pek fazla iltifat ettikleri, tevriye ve îham sanatlarına elverişli önemli kelimelerden biridir.

 

“Cemaat, topluluk” anlamına gelen nefîr, “nefîr-i âmm” terkîbinde “cemaatı toplama, halkı askere sürme”, “yevm-i nefîr” terkîbinde “hacıların Mînâ’dan Mekke’ye dönmeleri” anlamlarına geldiği gibi, boynuzdan yapılan boru, figân, nâle; canlarına mallarına, çoluk ve çocuklarına saldırmak üzere düşmanın gelmekte olduğunu belde halkına bildirme” anlamlarına gelir. Taşlıcalı Yahyâ’nın,

 

Çalınur bezm-i kıtâl içre nefîr ü kûslâr

Mescid-i Aksâdur ol cây-ı safâ minber livâ[32][32]

 

beytinde bu anlamıyla karşımıza çıkan ve nefesli bir saz olan nefîrin Sâmî’nin

 

Sûr idi gûyâ nefîr-i mehterân bir nefh ile

Eyledi düşmenleri üftâde-i hâk ile fenâ[33][33]

 

beytinde de mehtere ait, davul ve sûr ile berâber kullanılmasından da yüksek sesli bir mûsikî âleti olduğunu tesbit ediyoruz.

 

Nefesli sazlar içinde dîvan şâirlerimizin en fazla ilgisini çeken mûsikî âleti ney (nây)dir. Âşık, ateş, bülbül, câm-ı musaffâ, can, ciğer, gönül, haldaş, ilaç, imam, kalem, kalp, kemik (âşık), kıl, kuş, öğrenci, mektup, sîne, ten, vücut gibi benzetmelere konu olan ney, kamıştan yapılmış olması, içinin hava ile dolu olması, deliklerinin kızdırılmış demirle yakılarak açılması, rengi ve şekli, sesinin özelliği ile dîvan şiirinin en önemli tiplerinden biri olan âşık için vazgeçilmez bir benzetilen durumundadır. Tasavvuf mûsikîsindeki, bilhassa mevlevîlikteki önemi de bu ilginin bir başka sebebidir. Sevgilinin hasreti, cevr ü cefâsı ile zayıflamış, sararmış bedeni, gönlünün aşk (hevâ) ile dolu olması, hiç tükenmeyen âh u feryâdı ve inlemesi ile âşık, dîvan şâirlerinin nazarında aynı özelliklere sahip bir neydir. Hayretî, “Gam meclisinde ney gibi inleyip ağlayan beri gelsin, (ilâhî) sırlara vâkıf olup (Hakk’a) hayrân olan beri gelsin” dediği,

 

Bezm-i gamda ney gibi nâlân olan gelsün berü

Vâkıf-ı esrâr olup hayrân olan gelsün berü[34][34]

 

şeklindeki güzel matla beytinde ney-âşık ilgisine, ilâhî sırlara vâkıf olma özelliğini de ilâve eder. Şeyhülislâm Yahyâ’nın, “Ben kendime ney gibi bir arkadaş ve aşkın sırlarını söyleyeceğim bir sırdaş buldum” dediği,

 

Ney gibi bir âşık-ı dem-sâz buldum kendime

Sırr-ı aşkı söylerim hem-râz buldum kendime[35][35]

 

şeklindeki beytinde de neyi yine âşık fakat aynı zamanda aşk sırlarının söylenebileceği ketum ve güvenilir bir dost, bir arkadaş olarak buluyoruz. Tabiî seyri içinde dönen felekleri semâ eden mevlevîlere benzeten Hayâlî Bey, kendisini neye, figânını ney sesine benzettiği,

 

Figânumdan felekler raksa girdi

Dönerler mevlevîler nâya karşu[36][36]

 

beytinde hüsn-i talil sanatının en güzel örneklerinden birini görmek mümkündür. Taşlıcalı Yahyâ Bey âşığı ney (kamış)’e, âşıklar topluluğunu da neyistan (kamış tarlası)a benzettiği,

 

Yâr elinden iniler ney gibi yanar yakılur

Biz bu âşıklar alayını neyistân bilürüz[37][37]

 

şeklindeki beytinde âşık ile ney arasında yanma, yakılma özelliğine dayanan bir ilgi kurar. Bırrî Mehmed, ney-âşık ilgisini kurduğu,

 

Ney gibi sînemi oy bağrımı del başımı kes

Ben senin hizmetinde beste-miyânım neysem[38][38]

 

şeklindeki güzel beytinde neyin nasıl yapıldığı hakkında da bilgi verir.

 

Ney-mektup benzetmesine Taşlıcalı Yahyâ’nın “Sevgilinin mektubunu görünce Yahyâ, neyin şevkı ile semâya başlayan mevlevîler gibi raksetmeye başlar” dediği,

 

 

Görünce nâme-i yârı safâdan raks urur Yahyâ

Şu mevlâyî gibi kim şevk-i nây ile semâ eyler[39][39]

 

şeklindeki beytinde rastladık.

 

Âşığın zayıflıktan kemikleri sayılır hâle gelen bedeni ney-kemik ilgisine sebep olur. Burada şekil ilgisi yanında “kemikleri sızlamak” deyimini de hatırlamakta fayda vardır. Bu benzetmede âşığın çektiği aşk ıztırâbının önemli bir rolü olduğu açıktır. Fîgânî’nin “Sevgilinin gönül delen yan bakış oklarının pencereye benzeyen delikler açtığını, bu sebeple her kemiğinin ney ile nâle kılmasının şaşılacak bir şey olmadığını” ifâde ettiği,

 

Tîr-i dil-dûzun irüp revzenler açdı her taraf

Nâleler kılsa aceb mi üstühânum hem çü ney[40][40]

 

beytini örnek olarak verebiliriz.

 

Her ikisinin de kamıştan yapılmış olması ve şekil benzerliği, her ikisinin de duyguları ifâde vasıtaları olması, dîvan şâirlerinin ney-kalem benzetmesine ilgi göstermelerine sebep olmuştur. Oldukça sık karşımıza çıkan bu benzetmeye örnek olarak da Rüşdî’nin “(Ey) Rüşdî, neye benzeyen kaleminin sesi (şiirlerin) cihan meclisini doldurdu. Bundan sonra Nâhid (Zühre) çengini başına çalsın” dediği fahriyye niteliğindeki,

 

Nây-ı kalemüm dutdı cihân bezmini Rüşdî

Şimden gerü çalsun başına çengini nâhid[41][41]

 

beytini verebiliriz.

 

Dukakin-zâde Ahmed Bey’in “Ey gö nül  mâdem ki sevgilinin meclisine heves ettin, o halde ney gibi ağla, inle, feryâd et” dediği,

 

Çün meclis-i cânân hevesin eyledin ey dil

Nâlân oluben ney gibi pür zâr u enîn ol[42][42]

 

şeklindeki beytinde de ney-gönül ilişkisini tesbit ediyoruz.

 

Neyzenbaşı Aziz Dede’nin elindeki neyi Hz. Mûsâ’nın yere bıraktığı zaman yılan hâline gelen asâsına benzeten Ahmed Celâleddin Dede, ney-asâ ve ney-ejder ilgisini dile getirir. Şâirin “Mûcize yaratan eline ney ejderini asâ gibi alınca, Hz. Mûsâ gibi, uğursuz nefs firavununu ateşe yakardı” dediği güzel beyti de şöyle:

 

Alınca ejder-i nâyı asâ-veş dest-i i’câze

Yakardı ateşe Fir’avun-ı nefs-i şûmı çün Mûsâ[43][43]

 

Bu benzetmelerin dışında neyle ilgili olarak neyin yaratılış sebebinin ifâde edildiği ve şâirini tesbit edemediğimiz,

 

Bir çemenden yaratıp Hazret-i Mevlâ nâyı

Halka bildirmek için Hazret-i Mevlânâ’yı[44][44]

 

beytini; Şeyh Gâlib’in neyin külahından bahsettiği ve gül goncasına, neyin sesini de ilkbaharda neşe veren âh kokusuna benzettiği,

 

La’lîn olunca gonca-i tarf-ı külâh-ı ney

Bir nev-bahâra neş’e verir bûy-ı âh-ı ney[45][45]

 

şeklindeki matlaını ve Taşlıcalı Yahyâ’nın XVI. asırda ney ve çeng çalınmasının yasaklandığını haber veren, aynı zamanda boynuz adlı çalgıdan söz ettiği,

 

Yasağ oldı şehirde çeng ü nâya

Meger şimden gerü boynuz çalınsın[46][46]

 

beyitlerini zikredelim.

 

Kıyâmet gününde Hz. İsrâfil tarafından üflenecek bir boru olan sûr da dîvan şiirinde sık sık karşımıza çıkar. Nefîr ile ilgili olarak zikrettiğimiz beyit dışında Fehîm-i Kadîm’in “Benim kalemim yazmaya başlarsa (çıkardığı sese) sûr arkadaş olamaz” dediği,

 

Nâleme Sûr hem-nefes olmaz

Kalemim eylese sarîr benem[47][47]

 

şeklindeki beytini örnek olarak verebiliriz.

 

Bugün zurna dediğimiz ve beyitlerde surnâ, zurnapâ şekillerinde karşımıza çıkan nefesli saz Aşkî’nin,

 

Tuğlar girsin yola zülfün perîşân eyleyip

Ser çekip çarha alemler dâmen-efşân eyleyip

Tabl döğsün sînesin sûrnâlar efgân eyleyip

Dostlar evvel-bahâr erdi sefer eyyâmıdır[48][48]

 

mısralarında olduğu gibi bir savaş atmosferi içinde davulla beraber ve Hayâlî Bey’in bir sûriyyesinde yer alan,

 

Dem-i surnâ sadâ salmış bu mehter-hâne-i çarha

Döğülür kûslar güm güm kurulmuş taht-ı sultânî[49][49]

 

beyti içinde mehterhâne gökyüzü ilgisiyle beraber yine davulla yan yana, bir düğün, bir tören atmosferi içinde ama daima yüksek ses veren bir mûsikî âleti olarak yer alır. Taşlıcalı Yahyâ’nın “Başını zurnapa gibi yukarı kaldırma(ki) başkaları seni merdiven gibi ayaklarının altına almasın” dediği beytinde ise, çalınırken başının yukarıya kaldırılması sebebiyle, insanlara tepeden bakan, kibirli, kendini beğenmiş bir insana benzetilir:

 

Kaldırma zurnapâ gibi balâya başunı

Eller seni ayaklamasun nerdübân gibi[50][50]

 

Bir çeşit çengi defçiği olan çegân (çegâne), Hayretî’nin,

 

Kimine âh-ı âşıkâne gerek

Kimine nağme-i çegâne gerek[51][51]

 

şeklindeki matlaında ve Taşlıcalı Yahyâ’nın, “Aşk bezminin ehli (âşıklar) çeng ve çengâne istemezler. Bu kavgaların (seslerin) zerresi bile benim kulağıma girmez” dediği,

 

Ehl-i bezm-i ışk olan çeng ü çegâne istemez

Zerrece girmez kulağuma bu gavgâlar benüm[52][52]

 

şeklindeki beytinde, âşıkın pek ilgi duymadığı ve değer vermediği dünyâ ilişkilerini temsîl eden vurmalı bir mûsikî âleti olarak karşımıza çıkar.

 

Dîvan şâirlerimizin oldukça çok ilgi duydukları vurmalı çalgılardan biri olan def, yuvarlak şekli, deriyle kaplı olması elle vurularak çalınması gibi sebeplerle değişik hayâl ve benzetmelere konu edilmektedir. Bu benzetmeler arasında âşık, ay, cerrâr, göğüs (sîne), gül, güneş, insan, kalkan, kâse-i mecnûn, kulak ve yüz zikredilebilir. Bu benzetmelerden en çok karşımıza çıkan def-sîne benzetmesidir. Hayretî’de,

 

Yine kûyunda döğüp göğsüm kılayın nâleler

Yine çalınsın mahabbet meclisinde nây u def[53][53]

 

şeklinde karşımıza çıkan bu ilgi Bâkî’de,

 

Kadeh kan ağlayup def sîne döğer ney-figân eyler

Meger derd ü gam-ı ışka olupdur mübtelâ meclis[54][54]

 

şeklinde karşımıza çıkmıştır. Dukakin-zâde Ahmed Bey’de,

 

Bezm-i gamda Ahmedem ayş iderem rûz u şeb

Dil kebâb ü eşk meydür nâle nây u sîne def[55][55]

 

şeklinde âşığın gönlünün kebap, gözyaşının şarap nâlesinin ney sesine benzetildiği bir meclis atmosferinde yer alır.

 

Figânî’nin, “Gamdan, yüzüm def (gibi sarardı) bedenim çeng oldu (eğildi) dersem, sevgili sözlerimi dedi-kodu sanıp bana eziyet eder” dediği,

 

Yüzüm def kâmetüm çeng oldı gamdan der isem dil-dâr

Bana cevr ü cefâ eyler sözümü kîl ü kâl anlar[56][56]

 

beytinde de def-yüz benzetmesine vesîle olan def, Taşlıcalı Yahyâ’nın,

 

Def oldı kâse-i Mecnûn gibi iki pâre

Sifâl-i seg gibi câmun dürüldi devrânı[57][57]

 

beytinde de Mecnûn’un kâsesine benzetilir. Beyitte yer alan iki pâre ifâdesinden, “iki paralık oldu, değerini kaybetti” anlamı çıkarılabileceği gibi defin derisinin yırtıldığı da hayâl edilebilir.

 

Riyâzî’nin sâkînnâmesinde yer alan ve “Gam cana işleyen bir oktur, def (ise) nice belâmıza (karşı bir) kalkandır” dediği,

 

Gâm câne hadeng-i kârgerdür

Def nice belâmıza siperdür[58][58]

 

şeklindeki beytinde gamın can delici mızrağına karşı bir kalkan olarak düşünülen def’in yuvarlak şekli ve çalındığı zaman insana neşe verip gamı giderici özelliği gözönünde tutulmuştur.

 

Zâtî’nin bir beytinde “def saygısızlık ettiği için dövüldüğü ve bu yüzden mutribler tarafından deri ile sarıldı” ifâdesine rastlıyoruz. Bu ifâde de defin deriden yapılmış olduğu belirtildiği gibi, darbelerden dolayı meydana gelen çürüklerin taze deri ile sarılarak tedavi edildiği gibi halk hekimliği ile ilgili bir bilginin izlerini de bulmak mümkündür:

 

 

Def yâre karşu kakdı göğüs şöyle döğdiler

Mutribler ol fütâdeyi sardı deri ile[59][59]

 

Hayretî’nin,

 

Yime ferdâ gussasın ey nâ-halef

Nisye içün eyleme nakdin telef

Çağırup dir düblek ü şeştâdef

Dem bu demdür dem bu demdür dem bu dem[60][60]

 

mısralarında şeştâ ve def ile berâber karşımıza çıkan ve bir vurmalı çalgı olan düblek bir benzetmeye konu edilmemiştir.

 

Daha çok savaşlarda bir hayvan veya araba üzerinde taşınarak çalınan ve bir çeşit büyük davul olan kûs (kös), genellikle kasidelerde karşımıza çıkan vurmalı bir mûsikî âletidir. Kûs-ı rihlet, kûs-ı rahil (ölüm ve göç davulu), kûs-ı hüsrevânî, kûs-ı şöhret, kûs-ı şevket, kûs-ı hâkânî gibi terkipler içinde de sık sık karşımıza çıkan kûs, gök gürültüsü (ra’d), arslan kükremesi gibi benzetmelere konu olur ve daima yüksek ve ürkütücü ses veren bir mûsikî âleti olarak beyitlerde yer alır. Örnek olarak Taşlıcalı Yahyâ’nın kûs-arslan ilgisini kurduğu,

 

Çalındı her yanadan kûs-ı hüsrevânîler

Belinlendi yatağından sipihrün arslanı[61][61]

 

şeklindeki beyti ile kûs-gökgürültüsü benzetmesine yer verdiği,

 

Ra’da benzer kûs-ı rihletler hemân

Havf ider savt u sadâsından cihân[62][62]

 

beytini zikredelim.

 

“Çift nâra, dünbelek” gibi anlamlara gelen nekkâre, Taşlıcalı Yahyâ’nın Peygamber Efendimiz’in şakku’l-kamer mu’cizesine de telmihte bulunduğu ve “Nekkâre şekil bakımından o dolunaya benzer ki Hz. Peygamber onu parmağı ile iki parçaya ayırmıştır” dediği,

 

Nekkâre resmi o bedr-i tâma benzer kim

Bennân ile iki şakk eyledi Resûl anı[63][63]

 

beytinde iki parçaya ayrılmış dolunaya ve “Davul ve nekkâre gibi başkalarına homurdanma sözleri alçak sesle ve yavaş yavaş söyle” dediği,

 

Tabl u nekkâre gibi gümürdenme illere

Âheste söyle sözlerüni nâ-tüvân gibi[64][64]

 

beytinde de, boş ve yüksekten konuşan insana benzetilir.

 

Sözlük anlamıyla “davul ve kulak zarı” demek olan tabl, Ahmed Paşa’nın “Göğsüm davul gibi döğülüp ben karşında feryâd edince, âhımın sancağı senin kapının önünde göklere kadar yükselir” dediği,

 

İşigünden dikilür göklere âhum alemi

Tabl-ı sînem döğülüp karşuna feryâd idicek[65][65]

 

şeklindeki beytinde âşığın sînesine;  Figânî’nin şâirliğini övdüğü,

 

Mülk-i sühanda tabl-ı fesâhat çalan benem

Geçdi cihanda Âsaf ü Hâkan nevbeti[66][66]

 

beytinde fesahata; Taşlıcalı Yahyâ’nın “Benim askerim dert ve gamdır, âhım ve figânım davulum ve bayrağımdır. Öyle sanıyorum ki Hak beni aşk ülkesinin padişahı yapmıştır” dediği,

 

Derd ü gamdur leşkerüm tabl u alem âh u figân

Hak beni iklîm-i ışka, pâdişâh etmiş gibi[67][67]

 

beytinde de âşığın âhına benzetildiğini ve bir padişahlık alâmeti olarak ele alındığını görüyoruz.

 

Mahmud R. Gâzimihal’in “Bu saz Menteşe Muğla’sında icad edilmişse de mucidi mâlum değildir, kopuz gibidir. Kiriş tellerinin iki tarafından ikişer demir telleri vardır” şeklinde tarif ettiği ve “bu kelimeyi kadîm barbat ile bir sanmak doğru değildir”[68][68] dediği barbut adlı telli mûsikî âletine Karamanlı Nizâmî dîvanında,

 

Kimse işitmiş değül ahdünde feryâd ü figân

Çeng ü berbatdan meger kim nâle-i zûr ile bâm[69][69]

 

beytinde barbat ve Gülşehrî’nin Mantıku’t-tayr adlı eserindeki,

 

 

Makralar çalınur kavvâl ile

Def ü ney u barbat şeştâ bile[70][70]

 

şeklindeki beytinde makra, kavvâl, def, ney ve şeştâ ile birlikte barbut adıyla rastladık.

 

Sözlük anlamıyla “el, pençe, eğri büğrü” demek olan çeng aynı zamanda kânûna benzeyen fakat dik tutularak çalınan, dîvan şâirlerimizin ney gibi büyük ilgisine mazhar olan telli bir mûsikî âletidir. Beyitlerde âşık, aşk, boy (âşık), bülbül, doğan, felek, gam, gönül, hilâl, kalem, livâyı şeytan, sanem, sîne (düşman), papağan, pîr, yay (kemân-ı dest-i belâ)’a benzetilen çengin sesi ile de zencir sesi, çengin telleri ile güzelin topuklarına kadar uzanan uzun saçları ve tesbih ipi arasında da ilgi kurulur. XVIII. yüzyıla kadar Türk mûsikîsinde de kullanılan çeng, sevgilinin hasreti ve cevr ü cefâsiyle eyilmiş, iki kat olmuş âşığın bedeni için benzetilen olmuştur. Bu şekil benzerliği yanında âşığın figânı ile çengin sesi arasında da ilgi kurulur. İhtiyarlayıp beli bükülen insan ile çeng arasındaki ilgide de aynı unsurlar yer alır. Helâkî’nin

 

Bükülsün çeng-veş kaddüm uyup kânûnuşşâka

Çalınsın ney gibi benzüm belâ bezminde sâz olsun[71][71]

 

beytinde bu ilgileri görmek mümkündür.

 

Sıra hâlindeki telleri demir kafesi benzetilen çengin, Taşlıcalı Yahyâ’nın “Çeng, tatlı dilli papağana döndü, tellerinin şekli ona demir bir kafestir” dediği,

 

Evtârı şeklidür ana gûyâ demür kafes

Benzer ki oldı tûtî-i şîrîn-zebân çeng[72][72]

 

şeklindeki beytinde de, sesi itibariyle tatlı dilli bir papağana benzetilir. Şâirin,

 

Kemân-ı dest-i belâ idi çengün endâmı

Nişân iderdi günâh oklarına insânı[73][73]

 

şeklindeki beytinde ise çeng belâ elindeki insanı nişan (hedef) alan günah oklarını atan bir yaydır. Bu ilgide çeng ile yay arasındaki şekil benzerliği yanında, şâirin çengi baştan çıkarıcı, insanı günaha sokucu bir zevk aracı olarak düşünmesinin de rolü vardır. Taşlıcalı Yahyâ,

 

Kemânçenün sanemi sındı yandı âteşe ûd

Yıkıldı yerlere çengün livâ-yı şeytânı[74][74]

 

beytinde aynı olumsuz duygularla çengi “şeytanın bayrağı” olarak vasıflandırırken,

 

 

Oyalar âşık-ı mecnûnı sadâ-yı zencîr

İllerün çeng ü rebâbı ana nâ-sâz gelür[75][75]

 

şeklindeki beytinde de mûsikî âletlerine olan olumsuz yaklaşımlarını tekrarlar ve ileri derecede deli olduğu için zencîre vurulmuş olarak düşündüğü âşık için, zencir sesinin çeng ve rebâb sesinden daha oyalıyıcı olduğunu ifâde eder.

 

Hayretî ise “aşk çengi” ifâdesini kullandığı,

 

Işk çengine düşürdün yine çün nâyımızı

Bezm-i gamda işit imdi yine eyvâyumızı[76][76]

 

şeklindeki beytinde çeng-aşk ilgisini kurar.

 

Türk halk mûsikîsine ait, kopuza benzeyen ve mızrapla çalınan telli bir saz olan çöğür (çüğür), XVII. yüzyılda klasik mûsikîmizde de kullanılmıştır. Beş veya altı çift telli olan ve yeniçeriler arasında rağbet gören çöğür, Cevrî’nin Harem-i Hâs-ı Hümâyûn hânende ve sâzendelerinden bahsettiği manzûmesinin Çöğürcü Muhammed’i övdüğü bölümünde karşımıza çıktı. Cevrî, Çöğürcü Muhammed’in elinde çöğürün ud ve tanbur sesi verdiğini, bu nağmenin meclisteki sarhoşların gözlerinde sarhoşluk uykusu bırakmadığını ve çöğürün bu kadar mükemmel çalındığını gören Kor Oğlu’nun utancından çâresiz yokluk diyârına gittiğini ifâde ettiği beyitleri şöyledir:

 

 

Biri çügürci Muhammed ki acep sihr eyler

Çüğür alup eline perdesin etse hem-vâr

Ûd u tanbûr gınasın virür itdükçe negâm

Bes ki destinde ider kesb-i nezâket evtâr

İtse meclisinde anunla eger âheng-i sürûr

Nağmesi dîde-i mestânda komaz hâb-ı humâr

Çügürün böyle kemâlin bilecek şerminden

Adem-âbâda firâr itdi Kor Oğlı nâ-çâr[77][77]

 

Âşık, aşk, ay, belâgat, çerh, devlet, insan, lutuf, mıstar gibi benzetmelere konu olan ve perdesi örümcek evi olarak vasıflandırılan kânûnun çok telli olması, şekli, diz üzerine konularak çalınması, seslerinin sık sık mandalla ayarlanması dîvan şâirlerimiz için hayâl kaynağı olmuştur. Uğur Derman beyden aldığımız ve şâirini henüz tesbit edemediğimiz,

 

Aşkın teli kalbin telidir cevre dayanmaz

Cânâ hazer et sonra kopar çok gerilince

Çok tel kırılır sîne-i kânûn-ı cihânda

Nâ-ehline mızrâb-ı tasarruf verilince

 

mısralarında kânûn cihânın sînesine benzetilirken, yetki de mızrâba benzetilir. Her devirde geçerliğini koruyabilecek olan bu mısralar, ehil olmayanların elinde işlerin nasıl içinden çıkılmaz, berbat bir hâle geldiğini ve neticesinde insanlığın nasıl rencide edildiğini görmek mümkündür. Tıpkı kanun çalmaktan bî-haber birine teslim edilen kânûnun hâli gibi. Burada kânûn kelimesinin yasa anlamına da dikkat edilmesi gerektiği kanaatındayız.

 

Ganî-zâde Nâdirî, bir dizi hâlindeki telleri ile kânûnu, satır işaretlemek için kullanılan mıstara benzetirken, şekil ilgisi yanında, düzgün icrâya vesîle olan akortlu kanun telleri ile düzgün yazı yazmayı kolaylaştıran çizgileri işaretlemeye yarayan mıstarın ibrişimleri arasındaki maksat alâkası da dikkat çekicidir. Şâirinin “Mutribin elindeki tellerle dolu kânûnu gör; (sanki) şevk usûlünü yazmak için mıstar olmuştur” dediği nefis beyti şöyle:

 

Mıstar olmışdur usûl-i şevk-i tahrîr itmeğe

Mutribün destindeki kânûn-ı pür-evtârı gör[78][78]

 

Hayretî ise kânûnun mandalını kulağa benzetir ve “örf edip kânûnun kulağını bükünce aşkın sırlarını bir bir bana söyledi” derken, teşhis ve intak sanatlarıyla bir insan olarak vasıflandırdığı kânûnunun aşkın sırlarına vâkıf olduğunu da ifâde eder. Örf ve kânûn kelimelerinin birarada kullanılmasından, kânûn kelimesinin yasa anlamına da işâret edildiği düşünülebilir:

 

Işk râzını bana söyledi bir bir ne ise

Örf idüp kulağını burdum idi kânûnun[79][79]

 

Bir mûsikî âleti olarak kemana İffet Bursavî’nin bir şarkısında rastladık. Herhangi bir benzetmeye konu olmayan bu kullanışta kemanın, çengle beraber, hüzün verici bir sese sahip olması sebebiyle söz konusu edildiğini görüyoruz:

 

Serv-i nâzım câme-i yek-reng ile

Mihre nâz eyler kabâ-yı teng ile

 

Olsa pür meclis keman ü çeng ile

Kulbe-i ahzân olur sensiz bana[80][80]

 

İsminden de anlaşılacağı gibi küçük, telli bir mûsikî âleti olan kemânçe, Taşlıcalı Yahyâ’nın,

 

Ne zulm idi ki def itdi pâdişâh-ı cihân

Kemânçe mutrib elinden iderdi efgânı[81][81]

 

beytinde, mazlum bir insan olarak karşımıza çıktı. Mutribin zâlim olarak vasıflandırıldığı beyitte kemânçe, bu zulümden ancak devrin pâdişâhı sâyesinde kurtulabilen, gördüğü zulüm yüzünden inleyen bir insan olarak hayâl edilmesindeki en önemli unsur kemânçenin yanık sesidir.

 

Türk ozanlarının kullandığı telli bir saz olan kopuz da dîvan şâirlerimizin ilgilendiği mûsikî âletlerinden biridir. Beyitlerde âşık, güneş, hasta, insan, musahib ve öksüz’e benzetilen kopuz Revânî’nin,

 

Kopuz gibi hani hûb-âvâz

Ki sazın cümlesinden ola mümtâz[82][82]

 

şeklindeki beytinde övülürken ve Taşlıcalı Yahyâ’nın,

 

Kopuzu işiten aldanur

Kazan üstüne tamla damlar sanur[83][83]

 

mısralarında küçümsenen kopuz, Nev’î’nin,

 

Götürüp mihr-i felek bezm-i cihândan kopuzu

Başladı çalmağa şeştâ yine halk-ı âlem[84][84]

 

şeklindeki beytinde güneşe benzetilen kopuz, Helâkî’nin,

 

Meclisde yâre karşu göğüs geçürmesün kopuz

Billâhi mutrib al şunu bir gûş-mâle çek[85][85]

 

beytinde, sevgiliye saygısızlık ettiği için kulağı çekilmesi gereken bir insan olarak hayâl edilir. Dukakin-zâde Ahmed Bey’in,

 

Mutrib-i ışka dem-be-dem dürlü niyâz idüp direm

Derdümi arturur benim aşk kopuzunı çaladur[86][86]

 

şeklindeki beytinde de kopuz ile aşk arasında ilgi kurulur.

 

Bir çeşit kemençe olan ve rebâbe diye de anılan rebâb, hüzünlü sesiyle âşıkın âhı ve aşk için benzetilen olan telli bir mûsikî âletidir. Beyitlerde âh, âşık, aşk, bülbül, göz, vücut ve zencir’e benzetilen rebab varken Hayretî’ye göre mecliste başka hiçbir âlete ihtiyaç yoktur; çünkü, âşığın kanlı gözyaşı şarap, ateşler içinde yanan gönlü kebap ve âhı da rebâbdır:

 

Gözlerim yâşı şarâb ü dil kebâb ü âhum rebâb

Hep müheyyâ âlet-i bezme zarûret olmasun[87][87]

 

Nev’î ise, aşk rebâbının mutribin usûlüne uymayacağını ve bir nağmesinin dokuz perdeden (dokuz felek) geçeceğini ifâde ettiği,

 

Bir nağmesi ider şu tokuz perdeden güzer

Uymaz usûl-i mutribe rebâb-ı ışk[88][88]

 

beytinde rebâb-aşk ilgisini kurarken dokuz perde ile dokuz felek arasındaki ilgiye temas eder. Enis Receb Dede ise,

 

Aşkı gördüm ki nağme-sâz ister

Mûy-veş çeşmümi rebâb itdüm[89][89]

 

derken rebâb ile göz, rebâbın telleri ile devamlı akan gözyaşları arasında benzerlik bulur.

 

Yapı ve biçim bakımından kanunu andıran ve iki küçük tokmakla tellerine vurularak çalınan, Anadolu yoluyla Avrupa’ya geçmiş telli bir mûsikî âleti olan santur, Nedim’in,

 

Ney ü santur ü rebâb ü def ü tanbûr ile çeng

Nağme-i bülbül u kumrîye olup hem-âheng

Pür ider âlemi şevk ü tarâb-ı reng-â-reng

Müjdeler gülşene kim vakt-i Çerâgan geldi[90][90]

 

mısralarının yer aldığı bir şarkısında olduğu gibi ney, rebâb, def, tanbûr ve çeng gibi mûsikî aletleriyle beraber bahar mevsiminde cihâna nağmeleriyle neşe saçan bülbül ve kumruya hem-âheng olan bir saz olarak karşımıza çıkmıştır.

 

Saz kelimesi sözlük anlamıyla çalgı; silah; at takımı; sıra, düzen; kuvvet, kudret; öğrenme; ustalık; hile; eş, benzer; menfaat; ve bir çeşit bitki” demektir. Dîvan şiirinde saz kelimesi herhangi bir mûsikî âletlerini ifâde edecek şekilde kullanılır. Şâirler bu kullanışlarda kelimenin değişik anlamlarını da gözönünde bulundururlar. Nâbî, “Ey Nâbî’nin kalemi, çok zaman oldu ki susuyorsun. Ey zevk ve safâ nağmeleri terennüm eden (kalem) sana ne oldu?” dediği,

 

Oldun ey hâme-i Nâbî çokdan hâmûş

Bilmem ey zemzeme-pîrâ-yı tarâb n’oldu sana[91][91]

 

şeklindeki beytinde elindeki kalemi saza benzetir. Saz kelimesinin kullanılmadığı ancak, genel olarak bütün sazların kastedildiği bu beyitte, güzel nağmeler çıkaran sazlar ile güzel sözlerin yazılmasına vasıta olan kalem arasında ilgi kurulur. Beyit şâirin şiir yazamadığı zamanlardaki üzüntüsünü ifâde etmesi bakımından da önem taşır. Hayretî de herhangi bir mûsikî âletini kastetmediği,

 

Oldu sînem gibi râzum perdesi yüz yirde çâk

Ey felek bu perdeden söyletme lutf et sâzı[92][92]

 

derken sînesini saza benzetir ve sînesindeki yaralarla sazın perdeleri arasında ilgi kurar. Enderunlu Vâsıf’ın saz-sîne ilgisini kurduğu,

 

Dokundukça tel-i hicrânıma tanbûr-veş inler

Bu sâz-ı sîneme engüşt-i gam mızrâbdır sensiz[93][93]

 

şeklindeki nefis beytinde ise ayrılık tel, gamın parmağı da mızrâb olarak hayâl edilir. Cevrî’nin,

 

 

Bir sînede mestûr olamaz râz-ı muhabbet

Her perdede bir nağme eder sâz-ı muhabbet[94][94]

 

şeklindeki beytinde aşk olarak hayâl edilen saz, Zâtî’nin saz sesini dilber âvâzına benzettiği,

 

Ey mutrib olur derdi ü gama çünkü şifâ sâz

Kânûnu al çengüne ol bana şifâ-sâz[95][95]

 

beytinde dert ve gamın şifâsı olarak değerlendirilir. Beyitte çeng kelimesinin el anlamı kullanılmıştır. Burada Osmanlının büyük önem verdiği ve uyguladığı hastalıkların mûsikî ile tedâvisi konusundaki uygulamaları da hatırlanmalıdır. Taşlıcalı Yahyâ’nın,

 

Vücûd-ı âlet-i sâz idi hâne-i iblîs

Melâhîde gibi yaktılar ateşe anı[96][96]

 

şeklindeki beytinde şeytanın evi olarak vasıflandırılan saz, Aşkî’nin “Tabuttayken bedenim inlemeye başlasa garipsemeyin. Kıl tahtaya bağlandığı zaman inler” dediği,

 

Nâleler kılsa tenim tâbutta kılman acep

Tahtaya bağlansa eyler nâle vü feryâd kıl[97][97]

 

şeklindeki beytinde de tâbuta benzetilir ve âşığın aşk derdiyle incelmiş bedeni ile sazın telleri arasında şekil yönünden ve inlemesi bakımından ilgi kurulur.

 

Şeyhülislâm Yahyâ’nın “Ey Yahyâ, bu gece gam köşesinde eğlenilmeyeceğini görünce inleyişimi artırıp kendime (eğlenmek için) bir saz buldum” dediği beytinde gam köşesinde eğlenmek için bulduğu saz ise, tahrik ettiği kendi nâleleridir:

 

Künc-i gamda eğlenilmez gördüm ey Yahyâ bu şeb

Nâlemi tahrîk idüp bir sâz buldum kendüme[98][98]

 

Bazı beyitlerde saz kelimesi, âşığın sararmış benzi için benzetilen olmaktadır. Burada daha çok saz dediğimiz ve kurusunun sarı rengi dolayısıyla sararmış yüz için kullanılan bitkinin hatırlanmasının akla gelebileceği düşünülürse de Helâkî’nin bir çok mûsikî terimini de kullandığı,

 

Bükülsün çeng-veş kaddüm uyup kânûnuşşâka

Çalınsın ney gibi benzüm belâ bezmünde sâz olsun[99][99]

 

şeklindeki güzel beytindeki saz kelimesinin, aynı zamanda bir mûsikî âletini ifâde edecek şekilde kullanıldığı da açıktır.

 

Tanbur da dîvan şâirlerimizin çok fazla ilgi duydukları telli sazlardan biridir.Taşlıcalı Yahyâ’nın,

 

Tehîdür içi anunçün çağırır zâhid-i murtâz

Mücevvef olmasa tanbûr kıllardan figân gelmez[100][100]

 

beytinde içinin boş olması, yani ilahî aşka sahip olmaması sebebiyle zâhide benzetilen tanbûr, İffet Bursavî’nin,

 

Uşşâk sana bakmaya neyzen bakışıyla

Tanbûr-sıfat herkesin âgûşuna yatma[101][101]

 

şeklindeki beyti ile Nedîm’in,

 

Zevklendik gece tanbûru biraz söylettik

Mutribin inmedi zâlim ser-i zânûsundan[102][102]

 

şeklindeki beyitlerinde hafif meşreb bir güzel olarak karşımıza çıkar. Tanbûrun en çok benzetildiği unsur ise âşığın sînesidir. Enis Recep Dede’nin “Hazin ses can kulağına tesir etse bunda şaşılacak ne var? Çünkü sîne tarburunun ince ve kalın tellerinin nağmesidir” dediği,

 

Gûş-ı câna eser itse ne aceb savt-ı hazîn

Sîne tanbûrının ol nağme-i zîr ü bamıdır[103][103]

 

şeklindeki beytinde can kulağı ile dinlemek deyimini hatırlarken savt-ı hazîn terkîbi ile de ölüm haberini aklımıza getirmeyi ihmâl etmemek gerekir.

 

Ûd, telli bir mûsikî âletine ad olmanın yanında “ağaç, odun, öd ağacı” anlamlarına da gelir. Perdesiz bir telli saz olan udun bu özelliğini Kadı Burhaneddin’in,

 

Ûd erçe yandı oda velî perdesüz durur

Micmer bigi bu perdede dem-sâz gelmedi[104][104]

 

şeklindeki beytinde tesbit ediyoruz. Ahmedî ise udun çok inlemesini yanığının fazla olmasına bağladığı,

 

Nây yârinden ırah düştüği-çün nâle ider

Ûd çok göynügi olduği-çün zâr iniler[105][105]

 

şeklindeki beytinde ûd-âşık ilgisini kurarken, ûd kelimesinin buhurdanda yakılan öd ağacı anlamından da yararlandığını söyleyebiliriz. Nâilî’nin,

 

Etmiş tamam devrini sâkîde câm-ı Cem

Ûd eylemiş makâmına hurşîdi görmedük

Geçmiş zamân-ı iyş u tarâb bezm-i âlemün

Sâzın işitmedük hele Nâhîdi görmedük[106][106]

 

mısralarında devr, makâm, ıyş u tarâb, sâz, Nâhid gibi mûsikî unsurlarıyla berâber zikredilen ûd-güneş ilgisine rastlıyoruz.

 

Evliyâ Çelebi’nin tipçe yenilenmiş kopuz veya barbut olarak belirttiği ve “Yeltemenin iki bamı vardır, kirişler arasında bir tel kiriş bulunur”[107][107] şeklinde bazı özelliklerini verdiği yeltemeye, Revânî’nin kopuz redifli gazelindeki,

 

Her ne dem cevrin elinden güle gülzâre kopuz

Düşürüp kendi hevâsına iki yeltemesin[108][108]

 

şeklindeki beytinde tesadüf ettik.

 

  1. Usul vurma âletleri

 

Dört parça, dört kısım anlamlarına gelen, Türk mûsikîsinde bir usul vurma âleti olan çâr-pâre (çarpara, çehâr-pâre), dört parça sert tahtadan yapılmıştır ve ikişer parçası avuç içine alınarak çalınır. Oyun havalarında da kullanılan çarpara Zâtî’nin,

 

Ururam döne döne çarh olup rakkâs-ı bezm-i ışk

Heman çengümde ey zöhre-cebînüm çâr-pârem yok[109][109]

 

ve Nedî m’in,

 

Bir perî eylemedi çâre dil-i nâ-çâre

Mutrıbın çak çak-ı çar-pâresine çarpılalı[110][110]

 

şeklindeki beyitlerinde karşımıza çıktı.

 

Kudüm de, daha çok mevlevîhânelerde ve tekkelerde kullanılan Türk mûsikîsinin usul vurma âletlerinden biridir. Şekli, sesi ve kudüm kelimesinin “uzak bir yerden gelme, ayak basma” anlamlarına uygun düşecek şekilde kullanıldığını görüyoruz. Nakşî Dede’nin,

 

Ben ben değilim ben dediğim sensin hep

Rûhum dediğim ten dediğim sensin hep

Mânend-i kudûm sîne-kupân oldum

Tennâ tenenâ ten dediğim sensin hep[111][111]

 

ve  Zâtî’nin,

 

Kudûm-i sînemiz çalup girelüm çarha ey meh-rû

Kudûmünden müşerref eyle bu şehr ü dil ü cânum[112][112]

 

beyitlerinde âşıkın acı ve ıztırabla devamlı yumruklandığı sînesine benzetilen kudûm,

 

Ahmed Celâleddin Dede’nin,

 

Olup nây-ı revânı ircii âvâzına peyrev

Kudûmi eyledi âheng-i azm-i âlem-i bâlâ[113][113]

 

şeklindeki Neyzenbaşı Ziyâ Dede için yazdığı beyitte de kudûm ile neyi yanyana görüyoruz.

 

  1. Mûsikî âletlerinin diğer aksâmı

 

Mûsikî âletlerinin fonksiyonlarını tamamlayan parçalar olarak kiriş, kulak, mandal, mızrap, pul, reg, târ (kıl), tel (evtâr, ibrişim) ve zil karşımıza çıkan unsurlardır. Bu önemli parçalar arasında dîvân şâirinin en çok ilgisini çeken, bir çok telli mûsikî âletini çalarken kullanılan mızrâb’dır. Mızrâb kelimesinin darb yâni vurma anlamı da bu kullanışlarda dikkate alınır. Taradığımız beyitlerde canbâz, gam eli, gam parmağı, hilâl, lüle, kalem, kamçı (tâziyâne), kılıç, mihnet, neşter, peykân, tırnak (nâhun), saç (zülf) ve selsebil’e benzetilen mızrab Necâtî Bey’in, “Bakış oklarının yarasından tele dönen bedenim figân eder (inler); sanki oklarının ucundaki peykân (o tellere dokunan) demirden bir mızrap olmuştur” dediği,

 

Târa döndü cismüm zahm-ı tîründen figân

Sanasın mızrâb olupdur âhenîn peykân ana[114][114]

 

beytinde okun ucundaki peykâna benzetilen mızrap Mezâkî’nin,

 

Nâhun-ı gamla n’ola sînemi sad-çâk itsem

Dil-hırâşî-ı elem nağme-i mızrâb değül[115][115]

 

şeklindeki beytinde gamın tırnağı; Cevrî’nin,

 

Zevk alur ehl-i nevâ lezzet-i mızrâbdan

Tokınur zahm-ı dil-i âşıka san nâhûn-ı yâr[116][116]

 

şeklindeki beyitte âşığın gönül yarasına dokunan ve ona büyük haz veren sevgilinin tırnağı mızrâb olarak hayâl edilir. Uğur Derman Bey’den dinlediğimiz ve XX. yüzyıl şâirlerinden Adnan Bey’e ait olduğunu ifâde ettikleri,

 

 

Mızrâbı bırak zülfünü sînemde gezindir

Bir kerre de gel gönlümü çal bak ne hazindir

Kalbimdeki hiss-i elem nev-eserindir

Bir kerre de gel gönlümü çal bak ne hazindir

 

şeklindeki mısralarda nev-eser makamıyla beraber kullanılan mızrâb, âşığın sînesinde dolaşmasını arzû ve hayâl ettiği, sevgilinin saçlarıdır.

 

Dîvan şâirlerimizin oldukça fazla ilgi gösterdikleri bir başka mûsikî âleti parçası ise teldir. Beyitlerde yapıldıkları malzemeyle ilgili olarak tel, ibrişim, târ, reg (bağırsak) gibi değişik adlarla karşımıza çıkan tel ince uzun şekilleri, dizilişleri, kalınlıkları, uzunlukları ve bunlara bağlı olarak değişik ses verme özellikleri sebebiyle değişik hayallere konu olmuştur. Tambur ile ilgili olarak zikrettiğimiz tanbur teli-kafes benzetmesinin dışında Taşlıcalı Yahyâ’nın,

 

Getürüp ortaya çengün sakalına gülelüm

Bu sohbet içre biraz dahi anı söyledelüm[117][117]

 

şeklindeki eğri bedeniyle ihtiyara benzetilen çengin tellerinin de sakala benzetildiği beyti ile Karamanlı Nizâmî’nin tel-can ipliği ilgisini kurduğu,

 

Mutrib çü zülfi kavlini uşşâka ider çenginün

Can riştesinden eylesün evtârını âheng içün[118][118]

 

beytini; Zâtî’nin kendisini kânuna, bağırsaklarını da tele benzettiği,

 

Çeng-i gam bezm-i belâda beni kânun itdi

Bartı peykânlarını reglerümi itdi kiriş[119][119]

 

beytini; Karamanlı Nizâmî’nin sevgilinin kıl gibi ince beli ile çengin ibrişim teli arasında ilgi kurduğu,

 

Ger mugannî bili vasfın ide meclisde edâ

Lutf için çenge birîşim yerine kıl bağlar[120][120]

 

beytini; Riyâzî’nin sâkînâmesinde yer alan ve çeng telinin gönül hırsızı olarak vasıflandırılan mutribin kemendi olarak hayâl edildiği,

 

Dil reh-zenidir mutrib-i şeng

Destinde kemendi rişte-i çeng[121][121]

 

şeklindeki beytini ve Bâkî’nin “Belâ köşesinde gözlerimden akan iki gözyaşı ırmağını görenler, eğlence meclisinde çalınan çengin telleri sanır” dediği,

 

Evtâr-ı çeng-i bezm-i safâdur sanur gören

Künc-i belâda gözden akan iki rûdumuz[122][122]

 

şeklindeki beytinde yer verdiği devamlı akan gözyaşı-çeng teli benzetmesini değişik örnekler olarak zikredebiliriz.

 

Tellerin, incelik-kalınlık, uzunluk-kısalık ve akortlarına göre çıkardıkları ince (zîr) ve kalın (bâm) seslerle ilgili kullanışlara örnek olarak da Cevrî’nin,

 

Biri avvâd Muhammed ki Acemdür aslı

Rûmda yok dahı sencileyin nâdire-kâr

Destine ûdun alıp şeddini sâz itse virür

Zîr ü bâm nağme ile câna safâ her bir târ[123][123]

 

mısra’ları ile Kadı Burhâneddin’in,

 

Vasl u hicrân dimeyüp la’l-i hevâsında anun

Gâh zîr inileyem geh çağıram bem neyisem[124][124]

 

beytini zikredelim.

 

 

  1. Mûsikî ile ilgili diğer unsurlar

 

Yaptığımız taramalar neticesinde mûsikî ile ilgili olarak sanatkâr (udî, kemanî vb.) adları, özel adlar, mûsikî terimleri, mekân adları ve deyimler şeklinde bir çok unsurun değişik hayellere konu edildiğini tesbit ettik. Bu unsurları, avvâd (ûdî), Barbed (Özel ad, udî), beste-kâr, çeng-nevâz, çengî, çöğürcü, Dâvûd, def-zen, deffâf, dem-sâz, Faryâbî, gazel-han, gûyende, hânende, hûş-nefes, mızrab-zen, mugannî, mutrib, müterennim, nagme-ger, nagme-güzâr, nagme-bahş, nağme-perdâz, nağme-perver, nağme-pîrân, nağme-rîz, nağme-sâz, nağme-tırâz, nağme-zen, nevâ-sâz, ney-zen, nîkîsâ, rakkâs, ramişger, sâzende, semâ-zen, tanbûrî, tel ehli, üstâd, Zühre (Nahid); mûsikî terimleri olarak: âgâz, âhenk, akord (düzen), avâz, âvâze, bâm (bem), beste, bezm, devr (edvâr), düyek, ezgi, fasl, gazel, güfte, gülbang, hevâ, karar, kavl-i garîb, makam, mehter (mehterân), melâhî, meşk, miyân (meyan, miyâne), mûsikî, nagam (nagamât), nağme, nakarat, nakş, nâle, negamât, nevaht, nevâziş, nevbet, perde, pes, pîşrev (peşrev), raks, rebk, revân, sadâ, semâ, semâî, ses, seyr, sözcü sâz, şarkı, şîve, taksîm, tarâb (tarâb-efzâ, tarâb-fezâ), tarz, tavır (etvâr), tegannî, terâne, terennüm, usûl, velvele, yâleylî, zîr, zûr ü bem; mekân adlarını neyistân, semâhâne; deyimleri de agâz eyle-, âheng et-(eyle-, kıl-, ol-, tut-), âheng-i hâ-sâz eyle-, âheng-i nevâ kıl-, âvâz ile oku-, âvâze kıl (-Sal), benzini sâz eyle-, beste bağla- (et-, kıl-), bî-âheng ol-, cünbüş ver-, çalın-, çâre kıl-, çâre-sâz ol-, çarha gir-, çeng düz- (tut-, vur-), çengin sakalına gül-, çıkış ver-, dâire tut-, def gibi sîne döv- (ger-), def tut-, defe dest ur-, dem-sâz et- (geçin-, ol-), dest-ur-, devr eyle-, dile getir-, dumrısız oynat-, düzen ver-, evc eyle-, ezgiye düz-, gazel âgâz kıl-, gazel de-, gazel inşad kıl-, gazel oku-, gazel taksîm et-, gazel tasnîf et-, gulgul et- (eyle-), gûş tut-, gûş-ı rebâbe ko-, gûşmâl ver-, gûşmâle çek-, gülbang çek-, hâne geç-, harf at-, hem-âheng ol-, hem-âvâz et-, hem-dem ol-, hem-nefes ol-, hevâ-dâr ol-, icrâ et- (olun-), işret sür-, kânûn et-, karar et- (ver-), kulağa çalın-, kulağını bur- (bük-), kûs-ı rihlet et-, mahmûr oku-, makâma dön- (gel-), makâmât oku-, meclisi pür-sûz et-, mersiye oku-, mevzûn oku-, muhayyer eyle-, murabba bağla-, mükerrer et-, nâ-sâz gel-, nagam et-, nagamât eyle-, nagamâta âgâz eyle-, nağme âgâz eyle-, nağme düz- (et-, eyle-), nağme-sâz ol-, nağmeye ser-âgâz et-, nağmeye karar ver-, nağmeyi istima eyle-, nağmeyi terkîbe ko-, nakş bala-, nakş-ı tarâb-efzâ eyle-, nakş u tasnîfe âgâz eyle-, nâle kıl-, nâleye âgâz et-, nâra çek-, nefes et- (ur-), negam düzet- (et-), nevâ düz- (eyle-, kıl-), nevâ-sâz eyle-, nevaht et- (kıl-), nevâsını sâz et-, ney gibi âheng kıl-, ney gibi göz kulak ol-, neyzen bakışı, nühüft et-, nühüfte kıl-, ohşa-, perde bağla-, perde-birûn ol-, perde-dûz ol-, perde-küşâ-yı esrâr ol-, perde-sâz-ı bâb ol-, perdede gulgule ol-, perdeden çık- (çıkar-) perdeye saklan-, pest eyle-, pîş-rev ol-, raksa gir-, râst düz-, sabâ düz- (ur-), sadâ ver-, saz depret- (düz-, et-, kıl-), sâz-ı çeng düz-, sâz-kâr ol, saza zahm ur-, sazına âvâzını şîrin-ter düz-, sazına bülbül kondur-, sazını düzet- (pür-sûz eyle-), sazının “âhengini nevrûz eyle-, semâ et-, ser-âgâz et- (eyle-, ol-, öğren-), seyr eyle-, sözü sâz ile çâre-sâz ol-, sözünü sâz eyle-, sühen-sâz ol-, şeddini sâz et-, şehnâz ile muhayyer kıl-, sîne-sâz ol-, şîven et-, taksîm et-, ta’lîm ol-, ta’lîm-i sâz eyle-, tanburun gûşuna ur-, târ-ı nâleye dem-sâz ol-, taze hevâ bağla-, tâze nevâ bağla-, tebdîl-i makâm eyle-, tel kır-, teline dokun-, terâne bağla- (eyle-), terâne-senc ol-, terâne sencân-ı neşât ol-, terennüm et- (eyle-, kıl-), terennüme âgâz et- (başla-), uşşâkdan nühüfte kıl-, vird-i ney oku-, yek sâz-kâra düş-, zeban ver- şeklinde sıralayabiliriz.

 

Yukarıda da ifâde ettiğimiz gibi dîvan şâirleri tarafından kendilerine ad olan kelimelerin sözlük anlamları ve birer mûsikî terimi ve deyimi olma özellikleri gözönünde tutularak ustaca kullanılan bütün bu unsurlar ve deyimlerle ilgili örneklere, bu makalenin dar sınırları içinde yer vermemiz imkânsızdır. Yukarıda zikrettiğimiz örnek beyitlerde de sık sık karşımıza çıkan bu unsurlarla ilgili olarak birkaç değişik örnek vermekle yetinelim. “Uygunluk, düzen, çalıp çağırıp eğlenme, cünbüş” gibi anlamlara gelen âheng için Nev’î’nin,

 

 

Çeng-veş nâle kılup nây-sıfat inleyelüm

O geçen demlere âheng-i ne dâmet eyleyelüm[125][125]

 

beytini; “nâm, şöhret, yüksek ses” anlamlarına gelen âvâze için Bâkî’nin,

 

 

Çalındı kûslar tablu nekkâre saldı âvâze

Düğün bayram idi gûyâ guzâta cenk meydânı[126][126]

 

beytini; “bağlanmış, bitiştirilmiş, bağlı, bir çeşit ipek kumaş ve mûsikîde şarkının makam ve âhengi, herhangi bir mûsikî parçası” anlamlarına gelen beste için Enis Behiç Dede’nin,

 

Murâdı güfte-i na’ti usûl ile beste idi

Küşâde nağmeye el-ân dehânı her âvâz[127][127]

 

beytini; “beste okuyan, şarkıcı, hanende” gibi anlamlara gelen beste-hân için aynı şâirin,

 

Meclis-i gül-beste-hânı andelîbin nağmesi

Gûş-ı nâdâna ser-â-ser bî-hûde feryâd olur[128][128]

 

beytini; “kımıldama, hareket, eğlence, çoşup taşma” anlamlarına gelen ve aynı zamanda bir telli sazın da olan cünbüş için Nedîm’in,

 

Ehl-i nazmın hâmesi nakşnevâ-yi midhatin

Cünbüş-âmûz-ı ser-i mıdrâb-ı nâhid eylesin[129][129]

 

beytini; “def çalan sanatkâr, hânende ve okuyucu” anlamlarına gelen deffâf için Hayâlî Bey’in aynı defe, Zöhre’yi deffâfa benzettiği,

 

Ey felek nakş-ı ruh-ı yâri Hayâli okusa

Zöhreyi mâh ile o meclise deffâf eyle[130][130]

 

beytini; “devirler” anlamına gelen, makamlar, perdeler ve bilhassa usullerin daire şeklinde gösterilmesi sebebiyle, mûsikî nazariyâtı kitaplarına ad olan edvâr için Fuzûlî’nin,

 

Olmag içün mutrib-i bezmi tutup bir dâ’ire

Öğrenür her subh bülbülden fenn-i edvâr gül[131][131]

 

beytini; “ayrılmak, bölüm, mevsim, bir eserin müstakil kısmı, Türk mûsikîsinde bir bestekârın aynı makamda bestelediği iki beste iki semâî, klasik bir konser programı, bir defada çalınan peşrev” gibi anlamlara gelen fasl (fasıl) için Bosnalı Sabit’in,

 

Bu fasılda girye yok meger ol kimse kimse kim

Mest iken meclisde gûş-ı nağme-i evvâd ider[132][132]

 

ve “söylenmiş, herhangi bir makâma göre bestelenen manzûme” anlamlarına gelen güfte için aynı şâirin,

 

Nazm-ı nev-güfte-i cân-bahşuma teslîm eyler

Şu’arâ-yı Arab ü Rum u Acem yarânı[133][133]

 

beyitlerini; “ev ve Türk mûsikîsi kompozisyonunda eserin bölündüğü ana kısım” anlamına gelen hâne için İffet Bursavî’nin,

 

Bülbülân bezm-i gülün mutrib-i gûyendesidür

Seherî nâz u niyâzı bir iki hâne gecer[134][134]

 

beytini; “bir cemaat tarafından birlikte söylenen duâ, ilâhî, tekbîr gülbang-ı Muhammedî terkîbinde ezan” anlamlarına gelen ve bektâşî mûsikîsinde bir form olan gülbang için Şeyh Gâlib’in meşhur na’tındaki,

 

Hutben okunur minber-i iklîm-i bekâda

Hükmün tutulur mahkeme-i rûz-ı cezâda

Gülbangkudûmün çekilir arş-ı Hüdâ’da

Esmâ-i şerîfin anılır arz ü semâda

Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammedsin efendim

Hak’dan bize sultân-ı müeyyedsin efendim[135][135]

 

mısralarını; “okuyucu, ses sanatkârı” anlamlarına gelen hânende için Nâbî’nin,

 

Nâbiyâ inceldi râh-ı mûsikî ol denlü kim

Düşmeyüm diyü usûl ile yürür hânendeler[136][136]

 

beytini; “durma, devamlılık, ölçülülük, tahmin ve Türk mûsikîsinde bir makâmın seyrinin bitişi, taksim yaparken ana makâma dönüş” anlamlarına gelen karâr ve “yer, mevkî” anlamları yanında mûsikîde “bir durak ile bir güçlün etrâfında onlara bağlı olarak biraraya gelmiş seslerin umumî heyeti” demek olan makâm için Usûlî’nin,

 

 

Sen de makâm-ı gamda karâr et Usûlîyâ

Uşşâka oldu muhâlif nevâ-yı çarh[137][137]

 

“Şarkıcı, güzel öten kuş” anlamlarına gelen mugannî için Zâtî’nin,

 

Cihânın yüzü nakş oldı yetişdük yine nev-rûza

Mugannî başlasun yüz şevk ile ol nakş-ı nevrûza[138][138]

 

beytini; mûsikî için Nâbî’nin mûsikîyi hikmete dâir bir fen” olarak tarif ettiği,

 

Mûsikî hikmete dâir bir fendür

Bilene bilmeyene rûşendür[139][139]

 

beytini; “saz, sâzende ve hânende topluluğu, mevlevîhânelerde âyîn-i şerîf icrâsı sırasında okuyan ve çalan dervişlerin heyet-i umûmiyesi ve Arapça mugannî, erkek ses sanatkârı” anlamlarına gelen mutrîb için Necâtî Bey’in,

 

Benlüği terk eyle mutrîb nâleni dil-sûz kıl

Bezm-i cândur ayb ola uşşâk içinde tendimek[140][140]

 

beytini; aslında ses anlamına gelen ve Türk mûsikîsinde ekseriyâ “motif” anlamında kullanılan negam ve nağme ile; Nâhid ve Zühre adlarıyla anılan ve dîvan şiirinde çalgıcı olarak sık sık çıkan gezegen için Nâilî’nin,

 

Nağme-i kilküme âheng olamaz Nâ’iliyâ

Bezm-i erbâb-ı dilün mutribi Nâhid olsa[141][141]

 

ve Kadı Burhaneddin’in,

 

Nevrûz sâz idüp çü negam diyesin bize

Çengini Zühre çalmaz olursa ne gam didüm[142][142]

 

beyitlerini; “resmî yerlerde muayyen zamanlarda çalınan davul, dünbelek gibi şeyler, bando, mızıka” anlamına gelen nevbet için Zâtî’nin,

 

Sîne tablın kal’a-i ışkunda çalmak derd ile

Muttasıldur pâdişâhum günde bin nevbet değül[143][143]

 

beytini; ney çalan çalgıcı anlamına gelen neyzen için Nev’î’nin,

 

Eylemez gayre kimse eğri nazar

Bezm-i meyde meğer ki neyzenler[144][144]

 

beytini; eski nazariyat kitaplarında bazan “makam” anlamında kullanılan, bazı sazların saplarına belirli sesleri işaret etmek üzere bağlanan bağ, kiriş; sesin tizlik ve peslik derecesi; ses” anlamlarına gelen perde için Taşlıcalı Yahyâ’nın,

 

İnilder kûh ü vâdîler senün nâlenden ey Yahyâ

Cihâna perde-i uşşâkdan savt u sadâ saldun[145][145]

 

ve Kürkçübaşızâde Nazîm’in “perde bağlamak” deyimini kullandığı,

 

Feryâdı dem-be-dem n’ola olsa girih girih

Üstâd-ı ışk nây-ı dile perde bağlamış[146][146]

 

beyitlerini; “önden giden, önde giden” anlamına gelen ve Türk mûsikîsinin en mâruf saz eseri formu olan peşrev (pîş-rev) için Abdurrahman Kunhî Dede’nin sandukasında kayıtlı olan,

 

Yek sâz-kâra düşmüş agâze-i usûli

Vaktinde Faryâbî acz ile ebkem kalmış

Bir pîş-rev çalınmış gûşuna İrcîi’den

Pey-revlik ol nevâya hakkında elzem olmış[147][147]

 

mısra’larını; mevlevî raksı olan semâ’ için Aşkî’nin,

 

Ben kara toprak olup geçdükçe kabrümden sabâ

Toprağım yer yer hevâ-yı yâr ile ide semâ[148][148]

 

beytini; Türk mûsikîsinin lâ-dînî ve güfteli eserlere mahsus kompozisyon formu olan semâî için Helâkî’nin,

 

Semâ’îdir Helâkî nağme-i nây

Kıyâs ile sen ana tutmagıl gûş[149][149]

 

beytini; Türk mûsikîsinde okuyuş (tegannî) uslup ve usûlü demek olan tavr (evtâr) için Helâkî’nin,

 

Hemîşe bezm-i tarabda nedür bu tavr-ı aceb

Ki gulgul itse sürâhî kadeh olur rakkâs[150][150]

 

beytini; “nağme, âheng, makam, rubâî, şarkı” anlamlarına gelen terâne için Nef’î’nin,

 

Meşk istemezse mutrib-i hâmem yâre derdimi

Bî-perde her terâneye dem-sâzdır sözüm[151][151]

 

beytini; “metod, metodoloji, bir ilmin nasıl tedkik edileceği hususundaki kaidelerin toplamı ve ritm” anlamlarına gelen usûl için Nev’î’nin,

 

Demlendi bâd-ı subh ile eşcâr-ı ergevân

Uydı usûl-i devr-i güle savt-ı cûybâr[152][152]

 

ve Taşlıcalı Yahyâ’nın,

 

Sûretâ tahfîf iden ma’nâda ağırlar bizi

Tınmazuz nâ-sâz usûlüne celâcil olmazuz[153][153]

 

beyitlerini örnek olarak verebiliriz. Örnek beyitlerimizi Rumelili Zaîfî’nin “Sazların kimisini öptüler, kimini omuzlarına aldılar, kimisini okşadılar, kimisini ise bağırlarına basıp sardılar, kucakladılar” dediği ve ney, def, kanun, keman, ud vb. gibi değişik musikî âletlerinin çalınırken tutuluş şekillerini anlattığı ama bu musikî âletlerini sevilip okşanan bir sevgili gibi hayâl ettiği şu nefis beytiyle noktalayalım:

 

Öpdiler sâzun kimin kimisini okşadılar

Kimisin ber-dûş kinini der-âgûş itdiler[154][154]

 

Netice olarak şunu söyleyebiliriz ki dîvan şâiri ve dîvan şiiri, kasıtlı veya kasıtsız bugüne kadar yapılan menfî değerlendirmelerin hilâfına, hayata sıkı sıkı bağlı ve tamâmen hayatın ortasında yaşamaktadır. Hangi konuda acaba birşeyler var mı diye birkaç dîvanı karıştırsanız, sonunda, çoğu zaman tasniften bile âciz kalacağınız bir malzeme zenginliği ile karşılaşmanız mümkündür. Dîvan şiirinde mûsikî ile ilgili olarak yaptığımız sınırlı çalışma bile bu konudaki gerçeği doğrulayacak mâhiyettedir. Bu sınırlı makalenin dar çerçevesi içinde değil tesbit ettiğimiz unsurlara ait örneklerin sunulup değerlendirilmesi, örnek beyitlerin bile, bir değerlendirilmeye tâbi tutulmadan sıralanması bile mümkün değildir. Bu sebeple bu makalemizde konuyla ilgili bir ipucu vermeye gayret ettik. Yine aynı sebeplerle birçok unsura ait örnekleri ve değerlendirmeleri sunamadık. Konu hakkında bir fikir verebilecek ve bu çalışmanın sınırları içine sığabilecek kadar örnek vermeye ve değerlendirme yapmaya çalıştık.. Hem mûsikîmiz hem de dîvan şiirimiz açısından büyük önem taşıdığına inandığımız bu konunun kitap halinde ve geniş bir çerçeve içinde ele almayı tasarladığımız çalışmamızı kısa sürede yayınlamak en büyük arzumuzdur.

[Osmanlı. C, s. 649-668]

 



 

 

KASİDELERE BİR BAŞKA BAKIŞ İHTİYACI

 

 

Dîvan şiirimizin kullandığı önemli nazım şekillerinden biri kaside dir. Arapça “kastetmek, yönelmek” anlamlarına gelen “kasada” kökünden türetilen kaside, ”belli bir amaçla yazılmış manzûme” demektir. Kâfiye düzeni bakımından gazele benzeyen kasideler, gazellerden uzunlukları, nesib veya teşbib, girizgâh veya girîz, medhiye, tegazzül,fahriye, duâ gibi bölümleri ihtiva etmeleri işledikleri konular bakımından ayrılırlar. Ayrıca kasideler, nesîb veya teşbîb adlarını verdiğimiz ilk bölümlerindeki konulara göre aldıkları “iydiyye”, “ramazâniyye”, “bahâriyye”,”şitâiyye”, “nevrûziyye”, “rahşiyye”,”hamâmiyye” vb. gibi veya kullanılan redif kelimelerinden dolayı aldıkları “gül kasidesi”, “sümbül kasidesi”, “güneş kasidesi”, “kalem kasidesi” vb. gibi ya da kâfiye adlarından dolayı aldıkları “kasîde-i râiyye”, kasîde-i lâmiyye”, “kasîde-i mîmiyye” vb. gibi adlarla anılmaları bakımından da gazel nazım şeklinden ayrılırlar. Bunlara, Allah’ın birliğini ifade etmek için yazılmış kasidelere verilen “tevhîd”, Allah’a yakarış için yazılan kasidelere verilen “münâcaat” ve daha çok Peygamber Efendimiz’i övmek için yazılan kasidelere verilen “na’t”ları da, kasidelerle ilgili bilgiler olarak zikredebiliriz.

 

Kasideler,genellikle bir büyüğe takdim edilmek için kaleme alınan manzûmeler olduklarından dolayı, diğer manzûmelere nazaran, dil bakımından daha ağır ve sanat yönünden yüklü manzûmelerdir. Şâir, kasidesini takdim edeceği şahsa, ki bu şahıs genellikle kasîdesinde övdüğü kişidir, şâirlik gücünü göstermeye çalışır. Mısralarında sahip olduğu bütün bilgiler,sanatlı bir ifade içirde yer alır. Kalıplaşmış ifadelerin yanında orijinal ifadelere de sık sık rastlanır. Genellikle işledikleri konularla kasidelerin adlandırılmasına sebep olan ve güzel tasvirlerin yer aldığı nesib veye teşbib adını verdiğimiz, sekiz on beyitlik kasidenin giriş kısmı, bu manzûmelerin en sevimli ve gazele yakın bölümleridir.

 

Şâirin kasîdesini sunacağı kişiyi övdüğü ve kasidenin asıl yazılış maksadı olan “medhiyye” kısmı, övülen şahısla ilgili mübâlagalı ifadelerle doludur. Bu ifadelerin içinde bayağılığa düşmeden yazılmış sanatkârâne söyleyişlere rastlamak da her zaman mümkündür. Şâirlik gücü yeterli olmayan şâirlerde bu bölümde yer alan ifadeler, âmiyâne tâbiriyle, “yağcılık” şeklinde algılanabilir. Methiye bölümlerindeki böyle aşırı mübâlagalı ifadeleri değerlendirirken, meseleye sadece “câize” adını verdiğimiz, elde edilecek maddî kazanç endişesiyle ortaya konulmuş ifadeler olarak değerlendirmemek,kanaatimizce, daha doğru olur. En azından övülen kişinin vasıflarıyla öven kişinin karakterini iyi tespit edip, söz konusu ifadeleri buna göre değerlendirmekte fayda vardır. Ayrıca “över gibi görünüp yerme” sanatı olan “istidrak” ile, “söylenen sözün ya da kavramın gerçek ve mecaz anlamları dışında büsbütün tersini kastetmek” olan “ta’riz” sanatlarının kullanılıp kullanılmadıklarını da iyi tespit etmek gerekir. Övenin mübâlagalı ifadelerine muhatap olan övülen,bu övgülerin çoğunu hak edecek vasıflara ve meziyetlere sahip ise mesele yoktur. Ama bu övgülerin çoğunu hak etmiyorsa, şâirin câize için veya gelenek icabı bunları yazdığı ifade edilebilir. Bir başka şekilde ifade etmek gerekirse, “Ey padişah, ey vezir vb.! Ben sana bütün bu güzel vasıfları ve meziyetleri uygun görüyor ve yakıştırıyorum. Aslında olman gereken de budur. Sen dürüst, kahraman, âdil, cömert vb. olmak zorundasın. Şimdi sarığını önüne koy da bir düşün. Sen bu yazdıklarımı hak ediyor musun? Etmiyorum diyorsan kendine çekidüzen ver ve sultan gibi sultan, vezir gibi vezir,bey gibi bey ol.” demek istiyor şeklinde düşünmekte de fayda vardır. Bugüne kadar kasideleri hep bu menfî yönleriyle ele aldık. Bundan sonra kasidelere başka açılardan bakarak değerlendirmek de gerektiği kanaatindeyim. Bu şekildeki değerlendirmeler, bize yeni ufuklar açacaktır.

 

Kasidelerin,şairin kendi şairlik gücünü övdüğü ve “fahriyye” adını verdiğimiz bölümlerinin de “medhiyye” bölümleri gibi dikkatle ve değişik bakış açılaından incelenmelerine ihtiyaç vardır. Şâirin bir çeşit öz eleştiri yaptığı bu bölümlerdeki ifadelerin, şâirin diğer eserlerinin incelenmesiylme ortaya çıkan neticelerle karşılaştırılması gerekir. Bu, şâirin gerçek sanat değerinin ortaya konulması bakımından büyük önem taşır.

 

 

 

 

 

NEV’Î’NİN BÂKÎ MERSİYESİ

 

 

Bâkî, Dîvan Edebiyatımızın l6. Yüzyılda yetiştirdiği en büyük şâirlerinden biridir. Aynı yüzyılda yaşamış olan Malkaralı Nev’î de devrin önemli sanatkârları arasında yer alır. Bu iki güzîde insanın aynı edebiyata mensup olmaktan ve aynı asırda yaşamış bulunmaktan başka ilgi çekeci bir özellikleri daha vardır: Her iki şâirimiz de “Ahaveyn” adı ile anılan Karamânî Mehmed ve Ahmed Efendi’lerden aynı sıralarda feyz almışlar, yani sınıf arkadaşlığı yapmışlardır. Aynı sınıfta iki şâirimizin dışında Hoca Saadeddin, Remzî-zâde, Hüsrev-zâde, Üsküplü Vâlihî, Karamanlı Muhyiddin, Edirneli Mecdî, Cevrî ve Camcı-zâde gibi devrin önemli sîmâları da vardır.[1][1]

 

Bâkî’nin Kanunî Sultan Süleyman’dan gördüğü ilgi ve devrinde edindiği yer, en büyük arzusu olan şeyhülislâmlık makamına kavuşamamasına rağmen, bilinmektedir. Nev’î ise Sultan III. Murad’ın yakın ilgisine ve itimadına mazhar olmakla beraber Bâkî’ye gösterilen ilginin kendisine gösterilmediğini bazı beyitlerinde dile getirmekten geri kalmamıştır: “Sultan Süleyman’ın lutfu Bâkî’yi zamanın Selmân’ı yaptı. Sen de Nev’î’ye yardımcı ol ki o da zamanın Zâhir’i olsun.” dediği,

 

Nev’î’ye lutf it mu’în ol kim Zâhir-i vakt ola

Bâkî’yi lutf-ı Süleymân itdi Selmân-ı zamân[2][2]

 

şeklindeki beytinde bu duygularını açıkça ifade eder ve “Sabah vakti başıma devlet güneşi doğsaydı,Bâkî’nin şiirini, kadehin dibinde kalan ve yere dökülmesi âdet olan bir yudum şarap gibi, ayakklar altına serperdim.” dediği,

 

Şi’r-i Bâkî’yi salardum cur’a gibi ayaga

Başuma togsa benim de mihr-i devlet subh-dem[3][3]

şeklindeki beytinde de benzeri duyguları tekrar ederken, aynı zamanda kendi şiirinin Bâkî’nin şiirinden daha güzel olduğunu dile getirmekten de geri kalmaz. Bu duygularını “Nev’î’nin nazmını görüp kulağına inciden küpe yaptı; Bâkî’nin sözü onun kulağına ağır , sakil gelse bunda şaşacak ne var?” dediği,

 

Nazm-ı Nev’î’yi görüp dürr-i binâgûş itdi

N’ola Bâkî sözi gûşına anun gelse girân[4][4]

 

şeklindeki beytinde de dile getirmektedir. Ancak, sayıları çok az olan bu beyitlerin dile getirdği duygular Nev’î’nin gerçek karakterine uymamaktadır. Çünkü Nev’î iyi bir tasavvuf kültürüne sahipdir ve şiirlerinde bu kültürün derin izlerini ve samimi söyleyişlerini sıkça görmek mümkündür. Sultan III. Murad tarafından Bağdad kadılığına tayin edildiği zaman “adâletle hükmedemezsem” kaygısıyla gitmek istemediği için bir hafta gözyaşı döktüğünü, bunu gören padişahın kararından vazgeçerek onu şehzadelerine hoca tayin ettiğini bildiğimiz Nev’î’nin vefât ettiği zaman cenâze masraflarını karşılayacak parası çıkmadığı için cenâzesinin pâdişah tarafından kaldırıldığını da biliyoruz. Sadece III. Murad’dan hediye kabul eden ve eline geçen her şeyi dağıtmaktan büyük haz duyduğu anlaşılan şâirimizin, dünyevî hırslarla Bâkî’ye kıskançlık duyduğunu söylemek biraz haksızlık olur. Kaldı ki oldukça hacimli olan divanının içinde bu üç beyitten başka hiç bir şâiri kıskandığını gösteren başka beyit de yer almamıştır. Tam aksine dîvânında yer alan mersiye şeklindeki bir terci-i bend, yukarıdaki beyitlerle andığı ve çok sevdiği beyitlerindeki içli duygulardın anlışılan Bâkî için kaleme alınmıştır. Altışar beyitlik beş bendden meydana gelen ve “fe’ilâtün-fe’ilâtün-fe’ilün” vezniyle yazılan bu terci-i bend, Nev’î’nin samimî duygularını ifade ettiği kadar, Bâkî’nin gerçek değerini ifade etmesi bakımından da ehemmiyeti hâiz bir manzûmedir.

 

Matbû dîvânında yer alan terci-i bendin[5][5]

 

Yire çal câm-ı şevki ey sâkî

 Gitdi bezm-i zamâneden Bâkî

 

şeklindeki her bendin sonunda tekrarlanan vasıta beyti, Nev’î’nin sınıf arkadaşı Bâkî’yi kaybetmesinden dolayı duyduğu üzüntünün ne kadar büyük ve samimî olduğunu gösterecek güzelliktedir. Dünyayı gelip geçici bir içki ve eğlence meclisine benzeten Nev’î, o meclisin en önemli mensuplarından birinin Bâkî olduğu ve onun yokluğunda bu meclisin tadının kalmadığı kanaatındadır. Bu kanaatını meclisin içki dağıtıcısına “Ey sâkî, neş’e kadehini yere çal (kır, parçala) çünkü zaman meclisinden (dünyadan) Bâkî gitti.” şeklinde ifade etmektedir. Bu hüzünlü ifadede, kaybedilmiş bir sınıf arkadaşının, iyi bir dostun acısı yanında kaybedilen değerli bir şâirin, bir meslekdaşın derin acısı da vardır.

 

Nev’î bu derin ve samimî acısını “Âlemin sarayının kubbesi yıkılıp, âsumânın yaprakları (yedi gök) ateşlere yansın.” şeklinde düz yazıya çevirebileceğimiz terci-i bendinin ilk beytinde daha şiddetli hissetmektedir. Sanki Bâkî’nin ölümüyle dünyanın sonu gelmiştir:

 

Yıkılup kasr-ı âlemün tâkı

Oda yansun sipihrün evrâkı

Bu ifadenin içinde kıyâmet alâmetlerini görmek mümkündür.[6][6]

 

Nev’î, “O ay yüzlü gözden gizlendi (kayboldu), benim âhım ufukları yaksa bunda şaşılacak ne var?” diye sorduğu ikinci beyitte Bâkî’nin ölümüyle duyduğu üzüntünün büyüklüğünü, âhının ufukları yakıp kavuracak kadar büyük ve ateşli olduğunu belirterek ifade etmiştir:

 

Gözden oldı nihân o mâh-cemâl

Yaksa âhum aceb mi âfâkı

 

Bendin üçüncü beytinde eceli çaresi bulunamayan bir sıtma hastalığına benzeten Nev’î, “Ne muska (nusha) ne de efsuncunun efsûnu ecel sıtmasına çâre olmadı.” dediği:

 

 

Kârger olmadı teb-i ecele

Ne azîmet ne rukye-i râkî

 

şeklindeki beytinde zamanın hurâfeye dayalı tedâvi yolları hakkında bize ipuçları verir. Bu beyti takip eden dördüncü beyitte de bu düşüncelerini “Hekimler bir türlü anlaşıp bu zehire bir panzehir bulamadılar.”şeklinde açıklamaya devam eden şâir, kendisinin de bir ilim adamı olmasının gereğini yerine getirerek, dertlere asıl çâreyi müsbet ilim adamlarının bulması gerektiği gerçeğine döner. Ancak bugün olduğu gibi o gün de tıb ilmi ecel, yani ölüm karşısında çâresizdir. Tıp âleminin ecel karşısındaki çaresizliğinin ifade edildiği beyitte eceli de panzehri henüz bululunamamış bir zehire benzetir:

           

Hükemâ ittifâk idüp hergîz

Bulmadılar bu zehre tiryâkı

 

Şâir, “O tatlı dudak ecel şarabını (şerbetini) içti, âşıklarının damağı acı olsa (kederli olsalar) ayıp mı” dediği beşinci beyitte  “şirin-leb” yani tatlı dudaklı olarak vasıflandırdığı Bâkî’nin de her ölümlü gibi “ecel şarabı”nı içtiğini ifade eder. Nev’î, onun sevenlerini de “damağı acı” yani kederli âşıklar olarak nitelendirir. Bâkî için kullandığı “şîrin-leb” terkibiyle de O’nun güzel şiirler söyleyen hoş-sohbet biri olduğunu da ifade etmek istediği söylenebilir:

 

 İçdi câm-ı ecel o şîrir-leb

Telh-kâm olsa tan mı ‘uşşâkı

 

Bendin sonunda yer alan “Ey Sâkî, neş’e kadehini yer çal (kır, parçala) çünkü zaman meclisinden (dünyadan) Bâkî gitti” dediği

 

Yire çal câm-ı şevki ey sâkî

Gitti bezm-i zamâneden Bâkî

 

beyti şaîrin bendin beyitlerinde dile getirdiği isyan, çâresizlik ve üzüntülerini ifade eden yoğun  duygularla yüklüdür.

2

 

Nev’î, terci-i bendinin ikinci bendinde tema olarak dünyanın vefâsızlığını işler.Başımıza gelen bütün olumsuzların müsebbibi saydığımız feleği hedef alan bu bendde şair, inançlarına, karakterine, almış olduğu kuvvetli tasavvuf kültürünün icaplarına rağmen, duyduğu derin üzüntünün tesirle, bir çeşit isyâna kapılmış gibidir.Bendin birinci beytinin ilk mısraında “bî-sebât” yani sebatsız,dönek olarak vasıflandırdığı feleği ikinci mısrada devamlı dönen ancak verimsiz bir değirmene benzetir. “Yıkıl ey dönek felek yıkıl. Bozul ey verimsiz değirmen bozul” dediği beyitteki bu değirmenin öğüttüğü tahıl ise insandır,insan ömrüdür. Her iki mısrada da şâirin hareket noktası feleğin dönmesi ile döneklik ve değirmenin çarkının dönmesi hadisesidir. Çarh kelimesinin hem felek hem de günlük hayatta kullandığımız ve çark adı verdiğimiz âleti, değirmen çarkını ifade etmesi bu beyitte önemli bir husustur:

 

Yıkıl ey çarh-ı bî-sebât yıkıl

Bozul ey âsiyâb-ı bî-hâsıl

 

Nev’î “Çünkü senin dönüşün benim arzularıma uygun değil, gel öyle üstüme durup bana engel olma” şeklinde nesre çevirebileceğimiz bendin ikinci beytinde de bu düşüncesini sürdürerek feleğin kendi arzularına göre dönmediğinden şikayet eder. Onun muradı Bâkî gibi sevdiklerinden ayrılmamaktır:

 

Çünki devrün murâdum üzre degül

Üstüme turma gel olup hâ’il

 

Nev’î, “O aya gökyüzü menzil (ulaşılacak yer) iken, niçin toprağın altını O’na devamlı outurulacak yer ettin?” diye sorduğu bendin üçüncü beytinde Bâkî’yi gökyüzünde, daima yükseklerde bulunan ve geceleri dünyayı aydınlatan bir ay olarak düşünür. O’nun toprağın altına girmesini kabullenemez. O parlak ayın menzili daima göklerde olmalıdır. Bâkî’nin aya benzetilmesindeki en önemli sebep şâirimizin fazîleti, bilgisi ve sanatkârlık gücü ile çevresine ışık saçtığı düşüncesidir:

 

Niçün itdün hazîz-i hâki makar

Ol mehe âsmân iken menzil

 

Nev’î, “Su gibi her terafa akıp giderken, o naz servisinin ayağını niçin balçığa sapladın?” dediği dördüncü beyitte de Bâkî’yi “her tarafa akıp giden” bir suya benzetirken, Bâkî’nin çok velûd, başarılı ve yaygın şöhrete sahip bir şâir olduğuna da işaret etmektedir. Nev’î “naz servisi” olarak vasıflandırdığı sınıf arkadaşının “ayağının baçığa gömülmüş olmasını”, yani ölümünü bir türlü kabullenmek istemez:

 

Su gibi her yana revâne iken

İtdün ol serv-i nâzı pâ-der-gil

 

Nev’î, “Dünyanın tatlı şarabı zehire bulaşmış, akıllılar yine buna mağrur olur.” Şeklinde nesre çevirebileceğimiz beytinde de Bâkî’nin ölümüyle artık bu dünyanın tatlı şarabının zehire bulaştığı kanaatındadır ve bu dünyaya mağrur olmaya, ona bağlanmaya bir türlü anlam veremez:

 

Mey-i nûşîn-i dehr zehr-âlûd

Yine mağrûr olur buna âkil

 

Artık, Sâkî neşe kadehini yere çalıp parçalamalıdır; çünkü Bâkî zaman meclisinden (dünyadan) ayrılmıştır. Aynen tekrar edilen beyitteki şiddetli isyan ve karamsarlık duygularının, birinci bendin sonundaki şiddetini çok az da olsa, azalmaya başladığını hissedebiliyoruz.

 

Yire çal câm-ı sevki ey Sâkî

Gitti bezm-i zamâneden Bâkî

 

3

 

Terci-i bendin üçüncü bendinde Nev’î’nin artık Bâkî’nin ölümünü kabullendiğini, daha önceki beyitlerdeki isyanlarından yavaş yavaş uzaklaştığını görüyoruz. “Ecel kadehini içdi, yükü yetti (içeceği kadar içti), âşıklar meclisini acıya boğup gitti.” dediği üçüncü bendin ilk beytinde Bâkî’nin âşıklar meclisinde yeteri kadar içtiğini ve ecel şarabını da içerek, kendisini sevenleri acı ve keder içinde bırakıp gittiğini ifada ederken, Kur’an-ı Kerîm’deki “Her nefis ölümü tadacaktır.” meâlindeki ayete[7][7] telmihte bulunarak, her ölümlüyü de aynı âkıbetin beklediğinin farkında olduğunu dile getirir:

 

İçdi câm-ı ecel yüki yetdi

Bezm-i ‘uşşâkı telh idüp gitdi

 

Nev’î bu kabullenişini, “Meğer kavuşma zamanı gelmişti, eceli geldi ve ömrü sona erdi.” şeklindeki beytinde yer alan “vâde-i vuslat”, “eceli geldi”, “vâdesi yetti” gibi dinî inançlarına uygun ifadelerle dile getirmeye bendin ikinci beytinde de devam eder.

 

Va’de-i vuslat eylemişdi meger

Eceli irdi va’desi yetdi

 

Şâir bendin üçüncü beytinde çaresizliğinin ve ölüm karşısında elinden bir şey gelmezliğin acısını, “O serviyi (servi boyluyu) yokluk eli (ölüm) toprağa dikti ve benim emellerimin fidanının işi bitti.” şeklinde ifade ederken, arzûlarını “işi bitmiş fidana”, Bâkî’yi de bir serviye benzeterek “fenâ eli”nin yani ölümün onu  toprağa diktiğini söyler:

 

Dikdi ol servi hâke dest-i fenâ

 Nahl-i maksûdumun işi bitdi

 

Bendin dördüncü beyitinde ise bu teslimiyetin ve kabullenişin açık ifadesi yer alır. Bâkî bu geçici, yalancı dünyaya gözünü yumup âhiret evine göçmüştür:

 

Göz yumup bu cihân-ı fânîden

Dâr-ı ‘ukbâya irtihâl itdi

 

Bunun sebebi ise kendisine gerçek sonsuzluk hayatının kapısının açılmış olmasıdır. “Çünkü kendisine sonsuzluk kapısı açıldı, O da geçici dünyanın kapısını kapattı (sağlamlaştırdı).” şeklindeki bu ifadede de samimî bir mü’min olan Nev’î’nin İslamî inançlarına uygunluk göze çarpar:

 

Kendüye çün açıldı dâr-ı bakâ

                     Der-i fânîyi ol da berkitdi

 

Bâkî’nin zaman meclisini terketmesi sebebiyle ve Nev’î’nin sâkîden neşe kadehini yere çalınmasını istediği vasıta beytinin anlamı burada isyandan ve kırgınlıktan arınmış ve daha çok acıyı ifade eder hâle gelmiş gibidir:

 

Yire çal câm-ı sevki ey Sâkî

Gitti bezm-i zamâneden Bâkî

 

4

 

Dördüncü bend, Nev’î’nin Bâkî’nin ölümünü vasıta yaparak insanlara ölüm gerçeğini hatırlattığı beyitlerdir. “Onun damağını ecelin acılısı etmek için (ona ecelin, ölümün acısını tatdırmak için), zamanın içki dağıtıcısı ecel kadehini (şerbetini, şarabını) ona içirdi.” dediği bendin ilk beytinde zaman sâkîye, ecel şaraba benzetilmiştir. “Zaman sâkîsi” Bâkî’ye ölüm acısını taddırmak için “ecel şarabı”nı içirmiştir:

 

İtmege anı telh-kâm-ı ecel

Sâkî-i devr içürdi câm-ı ecel

 

Nev’î “Gel kulağındadan pamuğu çıkar, ecelin haberi (bir gün) sana da ulaşır.” dediği bendin ikinci beytinde de bundan ders alınmasını, ecelin her ölümlüye ulaşacağını “kulağından pamuğu çıkar” ve “ecel haberi sana da erişir” ifadeleriyle dile getirirken, hiç bir tedbirin ecele engel olamayacağını, “Her nefis ölümü tadacaktır.” âyet-i kerîmesine[8][8] bir kere daha  işaret ederek ifade eder:

 

Penbeyi gel çıkar kulagundan

Sana da irişür peyâm-ı ecel

 

Nev’î, Bâkî’nin gül gibi sinesini ecel oklarına kalkan ettiğini “Ecelin oku o aya (ay yüzlüye) geldiği zaman o, gül gibi sinesini ona kalkan etti.” şeklinde nesre çevirebileceğimiz bendin üçüncü beytinde ifade ederken, ölüm karşısındaki âcizliğimizi ve inançlarımız gereği kabullenişimizi dile getirir:

 

Gül gibi sînesin siper itdi

Gelicek ol mehe sihâm-ı ecel

 

Bendin dördüncü beytinde güzelliği ülkeye, ayva tüylerinin bu güzellik ülkesini harab eden istilâcı askerlere benzeten Nev’î, geceye benzettiği eceli de güzellik ülkesini harab eden bir unsur olarak değerlendirirken, “Ecel akşamı ayva tüyü askeri gibi gelip güzellik ülkesini harap etti.” İfadesini kullanır:

 

Mısr-ı hüsnün harâba virdi gelüp

Leşker-i hattı gibi şâm-ı ecel

 

Bedenin yuvaya, canın kuşa, ecelin tuzağa benzetildiği beşinci beyitte “Ecel tuzağı, can kuşu ne kadar çabuk hareket ederse etsin, onu yuvasında avlar.” diyen Nev’î, ölümün kaçınılmaz olduğunu, ölüm karşısında ne kadar âciz olduğumuzu, bir kere daha ifade eder:

 

Âşiyânında sayd ider murgı

Ne kadar çâpük olsa da dâm-ı ecel

 

Neşe kadehini yere çal ey sâkî çünkü zaman meclisinden Bâkî gitti şeklindeki vasıta beyti bu bendin ifade ettiği duygularla biraz daha çâresizlik, kabulleniş ve hüzünle dolar.

 

Yire çal câm-ı sevki ey Sâkî

Gitti bezm-i zamâneden Bâkî

 

 

 

5

 

Manzumenin beşinci bendinde yer alan beyitler dua beyitleridir. Nev’î “Ey yüce Allâhım yardımlarını, lutfunu ona rehber kıl; çünkü o sonsuzluk evine gitti.” dediği bendin ilk beytinde “sonsuzluk evi”ne göçen Bâkî için dua eder ve yardımlarını ona rehber etmesi için yakarır:

 

İtdi dâr-ı bakâya çünki güzer

 Kıl İlâhî inâyetin rehber

 

“Can atarak ölüme giden dudağı susamış” Bâkî’nin eline, susuzluğunu gidermesi için, “kevser suyu”nu sunmasını,

 

Teşne -leb sana cân atub gitdi

Sunasun diyu destine kevser

 

O’nun dergâhında yüzünü yere koyarak günahlarını itiraf ettiğini,

 

Yüz yire kodı dergehünde senün

Cürmine ya’nî i’tirâf eyler

 

bu sebeple onu “topraktan kaldırmasını” yani günahlarını affetmesini. “Çünkü onun buna lâyık bir kul olduğunu”,

 

Hâkden götürüp ana eyle

Ol ki lâyıkdur ey şeh-i berter

 

“Yokluk kadehini parçaladığını”, bu sebeple yerinin cennet olması gerektiğini, dolayısıyla “Huld Cenneti’ni onun devamlı kalacağı yer” etmesini niyâz eder:

 

Çün şikest itdi bu fenâ câmın

 Nev’iyâ bezm-i huldi ide makar

 

Artık “Neş’e kadehini yere çal ey sâkî, çünkü zaman meclisinden Bâkî gitti” şeklindeki vasıta beytinin o yoğun hüznü bu bendin sonunda ortadan kalkmış gibidir. O öfkenin o üzüntünün ve çâresizliğin yerine beyite sanki bir teslimiyet ve tevekkül gelip oturmuştur sanki.

 

Yire çal câm-ı sevki ey sâkî

Gitti bezm-i zamâneden Bâkî

 

Görüldüğü gibi Nev’î bu otuz beyitlik terci-i bendinde son derece samimî duygularını dile getirmiştir. İfadelerinin, birçok mersiyede zaman zaman karşımıza çıkan tumturaklı, çoğu zaman sanat endişesiyle ortaya konulan anlaşılması zor ifadelerden arınmış içli, insanı hemen kavrayıveren akıcı ifadeler olduğu göze çarpar. Bunun aksi , yukarıda da ifade ettiğimiz gibi Nev’î’nin yaradılışına, karakterine ve küçük yaşlarda almış olduğu tasavvuf terbiyesine aykırıdır. Bir insan olarak, yukarıda yer verdiğimiz bir iki beyitte , kendisine de Bâkî’ye gösterilen ilginin gösterilmesini istemiş olması onun aşırı kıskançlığını ifadeden ziyade, gerçekten de sahip olduğu şâirlik gücünün iyi anlaşılmadığının haklı bir şikayeti sayılmak lazım gelir. Gerçekten de Nev’î üslubuyla, veciz anlatımıyla, duygulu ifadeleri ve samimiyetiyle yaşadığı l6. Asrın Fuzûlî gibi Bâkî gibi değerlendirilmesi ve hakettiği yere oturtulması gereken âlim şâirlerinden biridir. Elimizde bulunan ve elimize geçmeyen ancak kaynaklarda adı zikredilen otuzu aşkın eseri yanından Nev’î’nin en değerli eseri şüphesiz ki yetiştirdiği oğlu Nev’î-zâde Atâyî’dir.



 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 
   
 
Bu web sitesi ücretsiz olarak Bedava-Sitem.com ile oluşturulmuştur. Siz de kendi web sitenizi kurmak ister misiniz?
Ücretsiz kaydol