DÎVAN ŞİİRİNDE MÛSİKÎ
İLE İLGİLİ UNSURLARIN KULLANILIŞI
Dîvan şiirimiz, Osmanlı Devleti’nin altı yüz yılı aşan hükümranlığının ve her alandaki ihtişamının yazılı belgeleri sayılabilir. Bu şiirin içinde Osmanlı’nın zaferlerini, adâletini, mûsikî, mimarî, hat, tezhib, kitapçılık, tezyînat vb. gibi bütün sanatlarını, örf ve âdetlerini, günlük hayatını ve günlük hayatta kullandığı her türlü eşyâsını, tabiî çevresini elhâsılı bütün dünyasını bulmak mümkündür. Çünkü dîvan şâiri dile hâkim, iyi bir gözlemci, aynı zamanda âlim ve sanatkârdır. Devrinin ilimlerinden ve sanatlarından en azından haberdardır ve bu özelliklerini ince zevki, hayâl gücü ve benimsediği sanat anlayışı ile yoğurarak şiirlerine aksettirmiştir. Bunun yanında dîvanlarda karşımıza çıkan mûsikî konulu müstakil manzûmeler ile redifleri musikî tercümeleri olan manzûmelerin sayısı oldukça fazladır.
Çalışmamızın konusunu teşkîl eden “mûsikî ile ilgili unsurlar” ise dîvan şâirlerimizin yakın ilgisine mazhar olmuş hususlardan biridir. Çalışmamızın konusunu tespit ederken bu kadar geniş bir malzemeyle karşılaşacağımızı tahmin edememiştik. Sadece kolayca ulaşabildiğimiz elimizin altındaki kaynaklardan elde ettiğimiz malzeme bile, böyle bir kaç makaleye vücut verecek kadar çoktur. Bugün hem şâir hem de eser sayısını bile tespitte acze düştüğümüz dîvan şiiriyle ilgili tam bir tarama çalışmasının mümkün kılınması hâlinde elde edilecek malzemenin miktarını ve değerini tahmin etmek kolaylaşabilir. Sadece Nedîm dîvanında 23 mûsikî makamı, 11 mûsikî âleti ve 35 mûsikî ıstılahının, Kadı Burhaneddin dîvânıda ise 23 mûsikî makâmı, 8 mûsikî âleti ve 22 mûsikî ıstılahının edebî ifâdeler içinde ustaca kullanıldığını söylersek bu konuda bir fikir vermiş olabiliriz. Ancak kısa sürede bu işin başarılması imkânsız görünmektedir. Bu sebeple biz bu makalemizde konu ile ilgili tespitlerimizi sunmaya ve bazı örneklerle bu tesbitlerimize ışık tutmaya çalışacağız. Her unsur için bir örnek zikretmek bu makalenin sınırlı çerçevesinde mümkün olmadığı için sınırlı sayıda örnek vermekle yetineceğiz. Konuyu a) Mûsikî makamları b) Mûsikî âletleri c) Usul vurma âletleri d) Mûsikî âletlerinin diğer aksamı e) Mûsikî ile ilgili diğer unsurlar f) Mûsikî ile ilgili deyimler olarak tasnif ettik.
- Mûsikî makamları
Sınırlı taramamız sonunda tesbit edebildiğimiz mûsikî makamları acem, acem-kurdî, âhenk, âlüfte (?),aşîran, beste-nigâr, bûselik, büzürg, çâr-gâh, dilkeş-hâverân, dügâh, evc, evc-ârâ, ferahnâk, feth, gerdâniye, güldeste, hicâz, hisâr, hûzî, hümâyûn, hüseynî, hüzzam, ırak, ısfahan, karcigâr, küçek, kürdî, mâhur, muhâlif, muhayyer, muhayyer-sünbüle, muvâfık, müberkaa, nâz, nesîm, nev-eser, nevâ, nevrûz, nigâr, nihâvend, nikrîz, nîşâbûr, niyâz, nühüfte, penc-gâh, râhatü’l-ervâh, râh-ı diger (?), râst, ruhâvî, rûh-efzâ, sabâ, sâz-kâr, segâh, selmek, sûz-ı dil, sûznâk, sünbüle, şeh-nâz, şevk-efzâ, şevk-i dil, uşşâk, uzzâl, zâd-ı dil, zemzem (zemzeme), zengüle, zîr-efkend ve zirgüle’dir. Birbirine geçilen makamlardan meydana gelen ve “kâr-ı nâtık” adını verdiğimiz güfteleri bu tesbitlerin dışında tuttuğumuzu ifade etmeliyiz. Bu makamlar sadece divanlarda yer alan kaside, gazel vb. manzumelerde zikredilen makamlardır. Kâr-ı nâtık’larda daha çok makam adına yer verildiğini biliyoruz. Bunları ele almanın bizi yanıltıcı sonuçlara ulaştırabileceği düşüncesi ile değerlendirmedik.
Dîvan şâirlerimiz, eserlerinde bu mûsikî makamlarına yer verirken makamların mûsikî özellikleri yanında, makama ad olan kelimelerin sözlük ve mecaz anlamlarını da göz önünde bulundurarak çeşitli hayâllere konu ederler.
XVIII. yüzyılın büyük şâiri Nedîm’in,
Mutrıbların her rûz u şeb kılsınlar âheng-i tarâb
Ammâ usûli feth u darb olsun makâmı hem Acem
şeklindeki beytinde yer alan acem makamı ile, aynı zamanda fethedilecek bir ülke olarak Acem (İran)’i kastettiği de açıktır. Beyitte yer alan mutrib, feth ü darb, âheng-i tarâb, usûl ve makam kelimeleri de hem musikî ıstılahı olarak hem de lügat anlamlarıyla kullanılarak güzel bir birliktelik ortaya konulmuştur.
Ahmed Celâleddin Dede’nin Neyzenbaşı Ziyâ Dede için yazmış olduğu manzûmede acem ve kürdî makamlarının aynı zamanda birer yer adı olan nihâvend ve ısfahân makamlarıyla beraber kullanıldıklarını görüyoruz. Aziz Dede’nin ne kadar meşhur bir neyzen olduğu ve hakkının teslim edilmesi gerektiği belirtilen
Nihâvend ü Sıfâhân ü Acem’de Kürd kavminde
Bilâd-ı Rûm’da mânendi yok neyzen idi hakkâ
şeklindeki beyitten Aziz Dede’nin bu beldelerde meşhûr olduğu kadar, bu makamları icrâ etme konusunda da son derece mahâretli olduğunu anlıyoruz.
Sâbit’in bir beytinde karşımıza çıkan âlüfte’nin bir makam olup olmadığına karar veremedik. Görebildiğimiz kaynaklarda böyle bir makam adına rastlamadık ancak, neyzen, hevâ-yı nây ve dâire gibi mûsikî ıstılahlarıyla berâber kullanılması sebebiyle, âlüfte’yi ihtiyatla zikretmeyi uygun bulduk. Âlüfte sözlük anlamıyla “alışık, alışkan, iffetsiz kadın, âşüfte” demektir. Makam kelimesinin de mûsikî terimi olması yanında yer ve mevkî anlamları vardır. Şâirin kelimenin bu değişik anlamlarıyla oynadığı bir gerçektir.
Bir neyzene üftâde olup dâire der-kef
Âlüfte makâmında hevâ-yı neye düştüm.
Bugün de büyük bir beğeni ile kullanılan ve en eski mürekkep makamlarımızdan biri olan beste-nigâr, kuvvetli bir hüzün ve ıztırap ifâdelerinde kullanılmıştır. Cevrî’nin saray hânende ve sâzendelerini vasfettiği manzûmesinin Tambûrî Seyyid Hasan’dan bahsettiği bölümünde karşımıza çıkan bu makam, Seyyid Hasan’ın tamburunda, dinleyenlerin yanaklarında güzel güller açtıran nağmeler olarak vasıflandırılır:
Gül-i ra’nâya döner gûş idenün reng-i ruhı
Eylese nağmeyi terkîbe koyup beste-nigâr
Abdî’nin îham sanatına güzel bir örnek teşkîl eden ve bir anlamıyla “O güzel, terennüme başladığı zaman ne makamdan olduğunu öğrenmek istedim: - Bu terennüm eden yeri sorarsan bûselik makâmıdır, dedi”; diğer bir anlamıyla “O güzel terennüme başladığı zaman sordum: - Bu nedir? Bu terennüm eden yeri sorarsan burası bûse yeridir (dudak, ağız) dedi” şeklinde anlaşılabilecek,
Dehânın nağme-perdâz eyledikçe ettim istisfâr
Sorarsan bu makâmı bûseliktir dedi yâr
şeklindeki güzel beytinde, bûse kelimesinden hareket edilerek Türk mûsikîsinin eski basit makamlarından biri olan bûselik makamıyla ne kadar ince bir çizgide buluştuklarını görmemiz mümkündür.
Türk mûsikîsinin ana çizgisini meydana getiren ve basit makamlardan biri olan çâr-gâh Ahmed Celâleddin Dede’nin Neyzenbaşı Aziz Dede için yazdığı manzûmede perde-i çâr-gâh terkîbi içinde karşımıza çıktı. Aziz Dede’nin ölümü ile duyulan üzüntünün ifâde edildiği beyitlerde çâr-gâh, âh nağmelerinin ortaya çıktığı bir makam olarak ele alınmıştır:
Kaldı zemîn-i mutribân nağme-i neyden tehî
Gâib oldı miyâneden hayr ile nâmı yâd ola
Gitdi Azîz Dede meded Hakk’a revânı şâd ola
Beyitte, zemîn-i mutribân, nağme-i nây, miyâne, perde, nevâ gibi mûsikî ile ilgili birçok unsurun da ustalıkla kullanıldığını görüyoruz.
İslâmiyet için çok büyük önemi hâiz olan Ka’be’nin bulunduğu şehir olan Hicaz, Türk mûsikîsinin önemli ve çok sevilen makamlarından birinin de adıdır. Hicaz kelimesi, bilhassa sevgiliye ilâhî bir hüviyet kazandırılan beyitlerde sık sık, mûsikî anlamı da kastedilerek, karşımıza çıkar. Ahmed Celâleddin Dede’nin “Irak’a gitmeye niyet etti. Maksadı ziyâret ettikten sonra Hicaz’a geçmekti ama nasip olmadı. Ağazâde’nin dergâhında kırk yıl neyzenbaşılık yaptı; ancak doğru yoldan (Hakk’ın yolundan) asla ayrılmadı” şeklinde bize Neyzenbaşı Aziz Dede’nin biyografisi için çok önemli bilgiler verdiği mısralarında, aynı zamanda birer yer adı olan ırak ve hicaz makamları ile doğru anlamına gelen râst makamını ustalıkla kullanır:
Irâk’a azm idi kasdı ziyâret eyleyüp andan
Hicâz’a gitmek isterdi müyesser olmadı ammâ
İdüp dergâh-ı Ağâzâde’de çil-sâl ser-i nâyî
Reh-i râsttan sapup semt-i hilâfa gitmemiş aslâ
Kadı Burhaneddin’in müberka’, nevâ, uşşâk ve feth gibi aynı zamanda mûsikî makamlarınında adı olan kelimelerle ördüğü bir beyitte karşımıza çıkan hisar makamı, âşıkın canıdır ve fethedilecek bir kale olarak ele alınır:
Vasl-ı müberka’ durur nevâ bu cânuma
Ger kıla ‘uşşâk fetih iş bu hisârı
Türk mûsikîsinin sevilen bir makamı olan hüseynî, Bâkî’nin
Perde-i nâleleri çıksa Hüseynîye n’ola
Dili zâr itmeğe ol vech-i hasendür bâ’is
şeklindeki beytinde Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i işaret edecek bir kullanış ile karşımıza çıkar.
Irak bir makam adı olmak dışında komşu bir ülkenin de adıdır. Aynı zamanda uzak anlamına da kullanılan bir kelimedir. Bu makam adı kelimenin yüklenmiş olduğu bu anlamlar dolayısıyla dîvan şiirinde sık sık karşımıza çıkmaktadır. Verdiğimiz diğer örneklerde de geçen bu makamla ilgili olarak, Zâtî’nin “Şeh nâz edip âşıkları hayrette bırakınca bu âvâze Isfahan ve Irâk’a kadar ulaştı” dediği,
İrişdi bu âvâze Sıfâhân ü Irâka
Uşşâkı muhayyer idüben eyledi şeh-nâz
şeklindeki beytinde de bu makamın yanında Isfahan, muhayyer, uşşâk ve şeh-nâz makamlarının adlarının lügat anlamları da kastedilerek, güzel bir terkip içinde bir araya getirildiği görülmektedir.
Dîvan şiirinde sık sık karşımıza çıkan ve İran’da bir şehir olan Isfahan da aynı zamanda bir mûsikî makamının adıdır. Sürmesinin çok meşhur olması sebebiyle dîvan şiirinin önemli bir malzemesini teşkil eden Isfahan, makam adı olarak da bir çok güzel kullanışın içinde yer almıştır. Yukarıdaki beyite ilave olarak Nedîm’in,
Deste yine o nây-ı Irâkıyyi al Nedîm
Gitsin nevâ-yı nazm-ı nevin Isfahân’a dek
şeklindeki fahriyye mâhiyetindeki beytini de bu makama örnek olarak zikredelim.
XIII.yüzyıla kadar yaygın olarak kullanıldığını ve elimize örnek bestelerinin ulaşmadığını sandığımız müberkaa makamına da Kadı Burhaneddin dîvanında yer alan birkaç beyitte rastladık. Örnek olarak şâirin “Ben sevgilinin güzelliği karşısında öyle hayrette kaldım ki, bu gizli sırrımı (âşıklığımı) kimse bilmedi” şeklinde düz yazıya çevirebileceğimiz
Ben şol müberka’a hele şöyle muhayyerem
Ki ol nühüfte sırrımı edvâr bilmedi
şeklindeki beytinde, aynı zamanda birer makam adı olan müberkaa, muhayyer, nühüft kelimeleri ile devirler, zamanlar anlamına gelen edvâr kelimesinin nasıl bir ustalıkla kullanıldığını görmek mümkündür.
Kelime anlamı olarak “hayrette kalmış” anlamına gelen muhayyer aynı zamanda mûsikîmizin basit eski makamlarından biridir. Şeyhî’nin “Ben âşıklar içinde ne zaman hicazdan âgâz etsem, cihanda küçük büyük herkes âhımdan hayrete düşer” dediği,
Muhayyer oldı âhımdan cihanda kûçek ü büzürg
Kaçan uşşâk içinden ben ser agâz-ı hicâz etsem
beytinde de bu makamın yanında kûçek, büzürg, uşşâk, ser-âgâz etmek ve hicaz gibi makam adlarının ve mûsikî ıstılahlarının sözlük anlamlarından da yararlanılarak ustaca kullanıldıklarına şâhit oluyoruz.
Türk mûsikîsinin en eski mürekkep makamlarından biri olan muhayyer-sünbüle, Şeyh Gâlib’in bir şarkısında yer alan ve “Düşüncelerin sazını sünbüle benzeyen saçlarına bağladım. Gâlib, âhımın perdesi muhayyer-sünbüle oldu. Ne olursa olsun kâkülünün hevâsına bağlandım. Gizlesem de açıklasam da benim cânımsın” dediği,
Beste kıldım sâz-ı efkârı o zülf-i sünbüle
Oldu Gâlib perde-i ahım muhayyer-sünbüle
Her çi bâd-â-bâd bağlandım hevâ-yı kâküle
Gizlesem de âşikâr etsem de cânımsın benim
şeklindeki mısralarında karşımıza çıktı. Beste kılmak, sâz, perde ve hevâ gibi mûsikî terimlerinin de yine ustaca kullanıldığı ortadadır.
Ses, sadâ, âheng ve nağme anlamlarına gelen nevâ kelimesinin ad olduğu nevâ makamı, Bahtî mahlasıyla şiirler yazan Sultan I. Ahmed’in
Bulsa nevâda gül gibi bu besteler zuhûr
Kim tâze nakş u savt işitilse hezârdan
şeklindeki beytinde, bir bahar atmosferi içinde karşımıza çıktı. Bülbülün nevâ makâmında yeni besteler okuyan bir hânendeye benzetildiği beyitte beste, tâze nakş gibi mûsikî ıstılahları da yer almıştır.
“Yeni gün” anlamına gelen ve güneşin Koç burcuna girdiği Rûmî Mart ayının 9. (mîladî Mart ayının 21.) gününe rastlayan nevrûz, bahar mevsiminin başlangıcı ve müjdecisi sayıldığı gibi çok kullanılan bir mûsikî makamımızın da adıdır. Dîvan şâirlerimizin hep bir bahar coşkunluğu içinde ve kelimenin değişik anlamlarını da kastederek kullandıkları bu makama örnek olarak Zâtî’nin,
Dil-ber âvâzın işitmiş gibi hazz eyleyelüm
Mutribâ nağme-i sâzun demidür kıl nevrûz
şeklindeki, hem bahar mevsiminin geldiğini ve eğlence meclislerinin kurulması gerektiğini ifâde ettiği, hem de mutribin sazından çıkan güzel nağmelerin sevgilinin sesine benzetildiği beytini zikredebiliriz.
En eski mûsikî makamlarımızdan biri olan ve “Nihâvend-i kebîr”den ayırmak için “Nihâvend-i Rûmî” diye adlandırılan nihâvend makâmı da aynı zamanda bir yer adıdır. Nedîm’in, Sultan III. Ahmed’in tuğrasını övmek için yazdığı bir manzûmesinde bu makâmı âheng, nevbet, fasl, ırak, ısfahan gibi mûsikî ıstılah ve makamları ile beraber kullanılmış olarak görüyoruz:
Nihâvend ü Irak âhengi oldı bâ’is-i şâdî
Bugünden sonra geldi bir fasl-ı Sıfâhân’a
Türk mûsikîsinin en az beş asırlık mürekkep makamlarından biri olan nîşâbûr, Itrî’nin Hâfız Post için yazdığı bir şiirinde nîşâbûr gibi aynı zamanda birer yer adı olan ırak, hicâz, acem, ısfahan ve nihâvend makamlarıyla birarada kullanılmıştır. Itrî’nin
Oldu âsârıyla pür-âvâz Irak ile Hicâz
Hem Nihâvend ü Nîşâbûr Acem hem Isfahân
şeklindeki bu beytinden, Hâfız Post’un hem bu makamlarda çok güzel eserler bestelediğini, hem de bu yerlerde çok meşhur olduğunu anlıyoruz.
Sözlük anlamıyla “gizli, saklı” demek ve Türk mûsikîsinin eski mürekkep makamlarından biri olan nühüft makamına Kadı Burhaneddin dîvânında sık sık rastlıyoruz. Şâirin “Ben ki âşıkların sadâsını gizli tutarım, ısfahan perdesinde çalmaları revâ mıdır?” diye yakındığı,
Ben ki uşşâkın nevâsını nühüfte kıluram
Bu spâhan perdesinde ne revâdur çalalar
şeklindeki beytinde de uşşâk, nevâ, sıpahân, perde ve çalmak gibi mûsikî makam ve ıstılahlarını birarada görüyoruz.
Zâtî’nin “Ey âşık, beş vakit namazı terk edip, ney gibi hevâ dolu dimâğınla devamlı neylerden penc-gâh makâmını dinlersin” dediği,
Terk idüp beş vakti ney gibi dimâgun pür-hevâ
Nâylardan penc-gâhı gûş idersin dem-be-dem
şeklindeki beytinde karşımıza çıkan penc-gâh makamının, beş anlamına gelen Farsça penc kelimesi sebebiyle beş vakit namazla ilgili olarak kullanıldığını görüyoruz. Beyitte ney ile âşık, hevâ ile ilâhî aşk arasında ilgi kurulduğu gibi, “dimağı hevâ (aşk) dolu olmak” ifâdesiyle de aklı başında olmamak, mükellef olmamak gibi âşığın aklının başında olmadığına da işaret edilmektedir.
Enderunlu Vâsıf, râst kelimesinin makam adı dışındaki “doğru” anlamından da yararlanarak sevgilinin düzgün, uzun boyu ile ilgi kurar. Sevgilinin boyunu vasfettiği sözlerini bir “mısra-ı berceste” olarak kabul eden şâir onu “râst makâmında okunan güzel bir beste” olarak tarif eder:
Vasf-ı kaddiyle sözüm mısra-ı berceste idi
Okunur rast makâmında güzel beste idi
şeklindeki güzel matla’ beytinde râst, mısra-ı berceste ve boy arasında ilgi kurarken okumak, makam ve beste gibi mûsikî ıstılahlarını da kullanır.
Ruha, Urfa’nın eski adıdır. Ruhavî, Urfalı anlamına geldiği gibi, bugün örneklerine pek rastlamadığımız eski makamlarımızdan birinin de adıdır. Sünbülzâde Vehbî’nin kendi şâirliğini övdüğü ve kendisini Urfalı Nâbî’den daha üstün gördüğü beytinde karşılaştığımız bu makamın yanında Sünbülzâde Vehbî’nin adında yer alan sünbül kelimesinin çağrıştırdığı sünbüle makâmının da beste, usûl ve makam gibi mûsikî ıstılahlarıyla beraber ustaca kullanıldığını görüyoruz:
Ben bâg-ı hüner sünbülüyem sünbüle-beste
Nâbî’nin usûlünde makâm ise Ruhâvî
“Rûha tâzelik veren, cana can katan” anlamına gelen rûh-efzâ eski mürekkep makamlarımızdan birinin de adıdır. Zâtî’nin “Ey mutrib hava mutedil oldu, ruhumuza Temmuzun yakıcılığı çökmeden bahçede rûha tazelik veren, cana can katan rûh-efzâ makamından besteler çal” dediği,
Mûtedil oldı hevâ ravzada çal rûh-efzâ
Mutribâ rûha eser eylemedin tâb-ı temmûz
Sabâ, ılık esen bahar rüzgârıdır. Dîvan şiirinde sabâ âşık ile sevgili arasında haber taşıyan postacı (peyk)dır. Bunun yanında sabâ, bahar mevsiminde çiçeklerin açılmasına sebep olan en önemli unsurlardan biridir. Bu kelime sabahla ilgisinden dolayı huzur ve ümidin sembolü durumundadır. Sabâ makâmı da nağmelerinin yumuşaklığı ile bu anlamlara uygunluk gösterir. Bu makâmı Konyalı Nesib’in,
Nevrûzda çün bana sabâ nağmeler ile
Ey gonca-leb açdı seni mutrib nefes etti
şeklindeki beytinde çiçeklerin açılmasına sebep olan sabâ ile sevgilinin goncaya benzeyen dudaklarının açılmasına sebep olan sabâ makamındaki nağmeler arasında kurulan ilgiyle karşımıza çıktığını görüyoruz. Beyitte nevrûz, nağme ve mutrib gibi mûsikî unsurlarının bir âhenk içinde bulundukları da şüphesizdir.
Yeni basit makamlardan biri olan sûz-nâk’a ad ve Farsça bir birleşik sıfat olan kelime “yakan, yakıcı, dokunaklı” anlamlarına gelir. Sûz-nâk makamı da bu anlamla uyum içinde olan hüzünlü bir makamımızdır. Zâtî’nin,
Muhayyer eyleme ol dem kamu uşşâkı ser-tâ-ser
Sadâ-yı sûz-nâki ger ide şeh-nâzı Dâvûdun
şeklindeki beytinde de bu makâmı muhayyer, uşşâk, sadâ, şeh-nâz ve Dâvud gibi mûsikî ile ilgili unsurlarla bir arada görüyoruz.
Şeh ve nâz kelimelerinden meydana gelen şeh-nâz makâmı, bu kelimelerin anlamlarıyla oynanarak yer alır. Zâtî’nin,
Isfahan u Irakı Zâtiyâ seyr eyleyüp
Bu makâma gelmeğe ittikçe şeh nâz ağlaram
şeklindeki beytinde şeh (sevgili) âşığın makâmına uğramaya nazlanan bir sevgili olarak ele alınırken, Isfâhan, Irak, seyr eylemek ve makam gibi mûsikî unsurlarından da yararlanılır.
“Ey sevgili, senin mahallende, feryâd sana ilgi duyanlardan yükselir ve o öyle bir nağmedir ki Hicaz’da âşıklardan kopar” şeklinde düz yazıya çevirebileceğimiz şâirini tespit edemediğimiz,
Kûyunda nâle kim müştâkdan kopar
Bir nağmedir Hicâz’da uşşâkdan kopar
şeklindeki güzel beyti de uşşâk makâmı için örnek olarak verebiliriz.
Sözlük anlamıyla “çıngırak” demek olan zengûle de Türk mûsikîsinin eski makamlarından birinin adıdır. Hicâz ailesinden bir makam olan zengûlenin birçok mürekkep şekli de vardır. Şeyhî’nin,
Mutrib eğer sâz eyleye nevrûzda âgâz eyleye
Gûyende şehnâz eyleye zengûle tut âhengi sen
şeklindeki güzel beytinde mutrib, sâz eylemek, âgâz eylemek, âheng tutmak gibi mûsikî ıstılahlarının yanında nevrûz ve şehnâz gibi makamlarla beraber zengûlenin nasıl bir âheng içinde kullanıldığını görmek mümkündür.
- Mûsikî âletleri ve parçaları
Taradığımız kaynaklarda mûsikî âletleri olarak nefesli sazlardan bang(?), boru, boynuz, girift, kaval, kerre-nây, mûsikâr, nefîr, ney (nây), sûr, surnâ, zurnapâ; vurmalı çalgılardan çarh, çâr-pâre (çarpara, çehâr-pare), çegan (çegâne), dâire, davul, def, düblek, kudüm, kûs (kös), makara, nekkâre (nekâre, nakâre), tabl; telli sazlardan barbut, berbat, cünbüş, çeng, çöğür, ikitelli, kânun, kemân, kemençe, kemâne, murabba, kopuz, rebâb, santûr, sâz, şeştâ, şeştâr, tambûr, tambûre, târ, ûd, yelteme; mûsikî âletlerinin aksâmıyla ilgili olarak da evtâr (tel), ibrîşîm, kiriş, kemâne, kulak, mandal, mızrap, perde, pul, reg, târ (kıl), tel ve zil’in beyitlerde yer aldığını tesbit ettik. Bütün bu mûsikî âletleri ve aksâmı şekilleri, yapılışları, seslerinin özellikleri, mûsikîdeki yerleri ve adlarının sözlük anlamlarıyla dîvan şâirlerimize ilham kaynağı olmuş ve çok değişik renkli hayaller içinde yerlerini almışlardır. Âşıklar anlamına gelen ve bir makam adı da olan uşşâk, dîvan şâirlerimizin pek fazla iltifat ettikleri, tevriye ve îham sanatlarına elverişli önemli kelimelerden biridir.
“Cemaat, topluluk” anlamına gelen nefîr, “nefîr-i âmm” terkîbinde “cemaatı toplama, halkı askere sürme”, “yevm-i nefîr” terkîbinde “hacıların Mînâ’dan Mekke’ye dönmeleri” anlamlarına geldiği gibi, boynuzdan yapılan boru, figân, nâle; canlarına mallarına, çoluk ve çocuklarına saldırmak üzere düşmanın gelmekte olduğunu belde halkına bildirme” anlamlarına gelir. Taşlıcalı Yahyâ’nın,
Çalınur bezm-i kıtâl içre nefîr ü kûslâr
Mescid-i Aksâdur ol cây-ı safâ minber livâ
beytinde bu anlamıyla karşımıza çıkan ve nefesli bir saz olan nefîrin Sâmî’nin
Sûr idi gûyâ nefîr-i mehterân bir nefh ile
Eyledi düşmenleri üftâde-i hâk ile fenâ
beytinde de mehtere ait, davul ve sûr ile berâber kullanılmasından da yüksek sesli bir mûsikî âleti olduğunu tesbit ediyoruz.
Nefesli sazlar içinde dîvan şâirlerimizin en fazla ilgisini çeken mûsikî âleti ney (nây)dir. Âşık, ateş, bülbül, câm-ı musaffâ, can, ciğer, gönül, haldaş, ilaç, imam, kalem, kalp, kemik (âşık), kıl, kuş, öğrenci, mektup, sîne, ten, vücut gibi benzetmelere konu olan ney, kamıştan yapılmış olması, içinin hava ile dolu olması, deliklerinin kızdırılmış demirle yakılarak açılması, rengi ve şekli, sesinin özelliği ile dîvan şiirinin en önemli tiplerinden biri olan âşık için vazgeçilmez bir benzetilen durumundadır. Tasavvuf mûsikîsindeki, bilhassa mevlevîlikteki önemi de bu ilginin bir başka sebebidir. Sevgilinin hasreti, cevr ü cefâsı ile zayıflamış, sararmış bedeni, gönlünün aşk (hevâ) ile dolu olması, hiç tükenmeyen âh u feryâdı ve inlemesi ile âşık, dîvan şâirlerinin nazarında aynı özelliklere sahip bir neydir. Hayretî, “Gam meclisinde ney gibi inleyip ağlayan beri gelsin, (ilâhî) sırlara vâkıf olup (Hakk’a) hayrân olan beri gelsin” dediği,
Bezm-i gamda ney gibi nâlân olan gelsün berü
Vâkıf-ı esrâr olup hayrân olan gelsün berü
şeklindeki güzel matla beytinde ney-âşık ilgisine, ilâhî sırlara vâkıf olma özelliğini de ilâve eder. Şeyhülislâm Yahyâ’nın, “Ben kendime ney gibi bir arkadaş ve aşkın sırlarını söyleyeceğim bir sırdaş buldum” dediği,
Ney gibi bir âşık-ı dem-sâz buldum kendime
Sırr-ı aşkı söylerim hem-râz buldum kendime
şeklindeki beytinde de neyi yine âşık fakat aynı zamanda aşk sırlarının söylenebileceği ketum ve güvenilir bir dost, bir arkadaş olarak buluyoruz. Tabiî seyri içinde dönen felekleri semâ eden mevlevîlere benzeten Hayâlî Bey, kendisini neye, figânını ney sesine benzettiği,
Figânumdan felekler raksa girdi
Dönerler mevlevîler nâya karşu
beytinde hüsn-i ta‘lil sanatının en güzel örneklerinden birini görmek mümkündür. Taşlıcalı Yahyâ Bey âşığı ney (kamış)’e, âşıklar topluluğunu da neyistan (kamış tarlası)a benzettiği,
Yâr elinden iniler ney gibi yanar yakılur
Biz bu âşıklar alayını neyistân bilürüz
şeklindeki beytinde âşık ile ney arasında yanma, yakılma özelliğine dayanan bir ilgi kurar. Bırrî Mehmed, ney-âşık ilgisini kurduğu,
Ney gibi sînemi oy bağrımı del başımı kes
Ben senin hizmetinde beste-miyânım neysem
şeklindeki güzel beytinde neyin nasıl yapıldığı hakkında da bilgi verir.
Ney-mektup benzetmesine Taşlıcalı Yahyâ’nın “Sevgilinin mektubunu görünce Yahyâ, neyin şevkı ile semâya başlayan mevlevîler gibi raksetmeye başlar” dediği,
Görünce nâme-i yârı safâdan raks urur Yahyâ
Şu mevlâyî gibi kim şevk-i nây ile semâ eyler
şeklindeki beytinde rastladık.
Âşığın zayıflıktan kemikleri sayılır hâle gelen bedeni ney-kemik ilgisine sebep olur. Burada şekil ilgisi yanında “kemikleri sızlamak” deyimini de hatırlamakta fayda vardır. Bu benzetmede âşığın çektiği aşk ıztırâbının önemli bir rolü olduğu açıktır. Fîgânî’nin “Sevgilinin gönül delen yan bakış oklarının pencereye benzeyen delikler açtığını, bu sebeple her kemiğinin ney ile nâle kılmasının şaşılacak bir şey olmadığını” ifâde ettiği,
Tîr-i dil-dûzun irüp revzenler açdı her taraf
Nâleler kılsa aceb mi üstühânum hem çü ney
beytini örnek olarak verebiliriz.
Her ikisinin de kamıştan yapılmış olması ve şekil benzerliği, her ikisinin de duyguları ifâde vasıtaları olması, dîvan şâirlerinin ney-kalem benzetmesine ilgi göstermelerine sebep olmuştur. Oldukça sık karşımıza çıkan bu benzetmeye örnek olarak da Rüşdî’nin “(Ey) Rüşdî, neye benzeyen kaleminin sesi (şiirlerin) cihan meclisini doldurdu. Bundan sonra Nâhid (Zühre) çengini başına çalsın” dediği fahriyye niteliğindeki,
Nây-ı kalemüm dutdı cihân bezmini Rüşdî
Şimden gerü çalsun başına çengini nâhid
beytini verebiliriz.
Dukakin-zâde Ahmed Bey’in “Ey gö nül mâdem ki sevgilinin meclisine heves ettin, o halde ney gibi ağla, inle, feryâd et” dediği,
Çün meclis-i cânân hevesin eyledin ey dil
Nâlân oluben ney gibi pür zâr u enîn ol
şeklindeki beytinde de ney-gönül ilişkisini tesbit ediyoruz.
Neyzenbaşı Aziz Dede’nin elindeki neyi Hz. Mûsâ’nın yere bıraktığı zaman yılan hâline gelen asâsına benzeten Ahmed Celâleddin Dede, ney-asâ ve ney-ejder ilgisini dile getirir. Şâirin “Mûcize yaratan eline ney ejderini asâ gibi alınca, Hz. Mûsâ gibi, uğursuz nefs firavununu ateşe yakardı” dediği güzel beyti de şöyle:
Alınca ejder-i nâyı asâ-veş dest-i i’câze
Yakardı ateşe Fir’avun-ı nefs-i şûmı çün Mûsâ
Bu benzetmelerin dışında neyle ilgili olarak neyin yaratılış sebebinin ifâde edildiği ve şâirini tesbit edemediğimiz,
Bir çemenden yaratıp Hazret-i Mevlâ nâyı
Halka bildirmek için Hazret-i Mevlânâ’yı
beytini; Şeyh Gâlib’in neyin külahından bahsettiği ve gül goncasına, neyin sesini de ilkbaharda neşe veren âh kokusuna benzettiği,
La’lîn olunca gonca-i tarf-ı külâh-ı ney
Bir nev-bahâra neş’e verir bûy-ı âh-ı ney
şeklindeki matlaını ve Taşlıcalı Yahyâ’nın XVI. asırda ney ve çeng çalınmasının yasaklandığını haber veren, aynı zamanda boynuz adlı çalgıdan söz ettiği,
Yasağ oldı şehirde çeng ü nâya
Meger şimden gerü boynuz çalınsın
beyitlerini zikredelim.
Kıyâmet gününde Hz. İsrâfil tarafından üflenecek bir boru olan sûr da dîvan şiirinde sık sık karşımıza çıkar. Nefîr ile ilgili olarak zikrettiğimiz beyit dışında Fehîm-i Kadîm’in “Benim kalemim yazmaya başlarsa (çıkardığı sese) sûr arkadaş olamaz” dediği,
Nâleme Sûr hem-nefes olmaz
Kalemim eylese sarîr benem
şeklindeki beytini örnek olarak verebiliriz.
Bugün zurna dediğimiz ve beyitlerde surnâ, zurnapâ şekillerinde karşımıza çıkan nefesli saz Aşkî’nin,
Tuğlar girsin yola zülfün perîşân eyleyip
Ser çekip çarha alemler dâmen-efşân eyleyip
Tabl döğsün sînesin sûrnâlar efgân eyleyip
Dostlar evvel-bahâr erdi sefer eyyâmıdır
mısralarında olduğu gibi bir savaş atmosferi içinde davulla beraber ve Hayâlî Bey’in bir sûriyyesinde yer alan,
Dem-i surnâ sadâ salmış bu mehter-hâne-i çarha
Döğülür kûslar güm güm kurulmuş taht-ı sultânî
beyti içinde mehterhâne gökyüzü ilgisiyle beraber yine davulla yan yana, bir düğün, bir tören atmosferi içinde ama daima yüksek ses veren bir mûsikî âleti olarak yer alır. Taşlıcalı Yahyâ’nın “Başını zurnapa gibi yukarı kaldırma(ki) başkaları seni merdiven gibi ayaklarının altına almasın” dediği beytinde ise, çalınırken başının yukarıya kaldırılması sebebiyle, insanlara tepeden bakan, kibirli, kendini beğenmiş bir insana benzetilir:
Kaldırma zurnapâ gibi balâya başunı
Eller seni ayaklamasun nerdübân gibi
Bir çeşit çengi defçiği olan çegân (çegâne), Hayretî’nin,
Kimine âh-ı âşıkâne gerek
Kimine nağme-i çegâne gerek
şeklindeki matlaında ve Taşlıcalı Yahyâ’nın, “Aşk bezminin ehli (âşıklar) çeng ve çengâne istemezler. Bu kavgaların (seslerin) zerresi bile benim kulağıma girmez” dediği,
Ehl-i bezm-i ışk olan çeng ü çegâne istemez
Zerrece girmez kulağuma bu gavgâlar benüm
şeklindeki beytinde, âşıkın pek ilgi duymadığı ve değer vermediği dünyâ ilişkilerini temsîl eden vurmalı bir mûsikî âleti olarak karşımıza çıkar.
Dîvan şâirlerimizin oldukça çok ilgi duydukları vurmalı çalgılardan biri olan def, yuvarlak şekli, deriyle kaplı olması elle vurularak çalınması gibi sebeplerle değişik hayâl ve benzetmelere konu edilmektedir. Bu benzetmeler arasında âşık, ay, cerrâr, göğüs (sîne), gül, güneş, insan, kalkan, kâse-i mecnûn, kulak ve yüz zikredilebilir. Bu benzetmelerden en çok karşımıza çıkan def-sîne benzetmesidir. Hayretî’de,
Yine kûyunda döğüp göğsüm kılayın nâleler
Yine çalınsın mahabbet meclisinde nây u def
şeklinde karşımıza çıkan bu ilgi Bâkî’de,
Kadeh kan ağlayup def sîne döğer ney-figân eyler
Meger derd ü gam-ı ışka olupdur mübtelâ meclis
şeklinde karşımıza çıkmıştır. Dukakin-zâde Ahmed Bey’de,
Bezm-i gamda Ahmedem ayş iderem rûz u şeb
Dil kebâb ü eşk meydür nâle nây u sîne def
şeklinde âşığın gönlünün kebap, gözyaşının şarap nâlesinin ney sesine benzetildiği bir meclis atmosferinde yer alır.
Figânî’nin, “Gamdan, yüzüm def (gibi sarardı) bedenim çeng oldu (eğildi) dersem, sevgili sözlerimi dedi-kodu sanıp bana eziyet eder” dediği,
Yüzüm def kâmetüm çeng oldı gamdan der isem dil-dâr
Bana cevr ü cefâ eyler sözümü kîl ü kâl anlar
beytinde de def-yüz benzetmesine vesîle olan def, Taşlıcalı Yahyâ’nın,
Def oldı kâse-i Mecnûn gibi iki pâre
Sifâl-i seg gibi câmun dürüldi devrânı
beytinde de Mecnûn’un kâsesine benzetilir. Beyitte yer alan iki pâre ifâdesinden, “iki paralık oldu, değerini kaybetti” anlamı çıkarılabileceği gibi defin derisinin yırtıldığı da hayâl edilebilir.
Riyâzî’nin sâkînnâmesinde yer alan ve “Gam cana işleyen bir oktur, def (ise) nice belâmıza (karşı bir) kalkandır” dediği,
Gâm câne hadeng-i kârgerdür
Def nice belâmıza siperdür
şeklindeki beytinde gamın can delici mızrağına karşı bir kalkan olarak düşünülen def’in yuvarlak şekli ve çalındığı zaman insana neşe verip gamı giderici özelliği gözönünde tutulmuştur.
Zâtî’nin bir beytinde “def saygısızlık ettiği için dövüldüğü ve bu yüzden mutribler tarafından deri ile sarıldı” ifâdesine rastlıyoruz. Bu ifâde de defin deriden yapılmış olduğu belirtildiği gibi, darbelerden dolayı meydana gelen çürüklerin taze deri ile sarılarak tedavi edildiği gibi halk hekimliği ile ilgili bir bilginin izlerini de bulmak mümkündür:
Def yâre karşu kakdı göğüs şöyle döğdiler
Mutribler ol fütâdeyi sardı deri ile
Hayretî’nin,
Yime ferdâ gussasın ey nâ-halef
Nisye içün eyleme nakdin telef
Çağırup dir düblek ü şeştâ vü def
Dem bu demdür dem bu demdür dem bu dem
mısralarında şeştâ ve def ile berâber karşımıza çıkan ve bir vurmalı çalgı olan düblek bir benzetmeye konu edilmemiştir.
Daha çok savaşlarda bir hayvan veya araba üzerinde taşınarak çalınan ve bir çeşit büyük davul olan kûs (kös), genellikle kasidelerde karşımıza çıkan vurmalı bir mûsikî âletidir. Kûs-ı rihlet, kûs-ı rahil (ölüm ve göç davulu), kûs-ı hüsrevânî, kûs-ı şöhret, kûs-ı şevket, kûs-ı hâkânî gibi terkipler içinde de sık sık karşımıza çıkan kûs, gök gürültüsü (ra’d), arslan kükremesi gibi benzetmelere konu olur ve daima yüksek ve ürkütücü ses veren bir mûsikî âleti olarak beyitlerde yer alır. Örnek olarak Taşlıcalı Yahyâ’nın kûs-arslan ilgisini kurduğu,
Çalındı her yanadan kûs-ı hüsrevânîler
Belinlendi yatağından sipihrün arslanı
şeklindeki beyti ile kûs-gökgürültüsü benzetmesine yer verdiği,
Ra’da benzer kûs-ı rihletler hemân
Havf ider savt u sadâsından cihân
beytini zikredelim.
“Çift nâra, dünbelek” gibi anlamlara gelen nekkâre, Taşlıcalı Yahyâ’nın Peygamber Efendimiz’in şakku’l-kamer mu’cizesine de telmihte bulunduğu ve “Nekkâre şekil bakımından o dolunaya benzer ki Hz. Peygamber onu parmağı ile iki parçaya ayırmıştır” dediği,
Nekkâre resmi o bedr-i tâma benzer kim
Bennân ile iki şakk eyledi Resûl anı
beytinde iki parçaya ayrılmış dolunaya ve “Davul ve nekkâre gibi başkalarına homurdanma sözleri alçak sesle ve yavaş yavaş söyle” dediği,
Tabl u nekkâre gibi gümürdenme illere
Âheste söyle sözlerüni nâ-tüvân gibi
beytinde de, boş ve yüksekten konuşan insana benzetilir.
Sözlük anlamıyla “davul ve kulak zarı” demek olan tabl, Ahmed Paşa’nın “Göğsüm davul gibi döğülüp ben karşında feryâd edince, âhımın sancağı senin kapının önünde göklere kadar yükselir” dediği,
İşigünden dikilür göklere âhum alemi
Tabl-ı sînem döğülüp karşuna feryâd idicek
şeklindeki beytinde âşığın sînesine; Figânî’nin şâirliğini övdüğü,
Mülk-i sühanda tabl-ı fesâhat çalan benem
Geçdi cihanda Âsaf ü Hâkan nevbeti
beytinde fesahata; Taşlıcalı Yahyâ’nın “Benim askerim dert ve gamdır, âhım ve figânım davulum ve bayrağımdır. Öyle sanıyorum ki Hak beni aşk ülkesinin padişahı yapmıştır” dediği,
Derd ü gamdur leşkerüm tabl u alem âh u figân
Hak beni iklîm-i ışka, pâdişâh etmiş gibi
beytinde de âşığın âhına benzetildiğini ve bir padişahlık alâmeti olarak ele alındığını görüyoruz.
Mahmud R. Gâzimihal’in “Bu saz Menteşe Muğla’sında icad edilmişse de mucidi mâlum değildir, kopuz gibidir. Kiriş tellerinin iki tarafından ikişer demir telleri vardır” şeklinde tarif ettiği ve “bu kelimeyi kadîm barbat ile bir sanmak doğru değildir” dediği barbut adlı telli mûsikî âletine Karamanlı Nizâmî dîvanında,
Kimse işitmiş değül ahdünde feryâd ü figân
Çeng ü berbatdan meger kim nâle-i zûr ile bâm
beytinde barbat ve Gülşehrî’nin Mantıku’t-tayr adlı eserindeki,
Makralar çalınur kavvâl ile
Def ü ney u barbat şeştâ bile
şeklindeki beytinde makra, kavvâl, def, ney ve şeştâ ile birlikte barbut adıyla rastladık.
Sözlük anlamıyla “el, pençe, eğri büğrü” demek olan çeng aynı zamanda kânûna benzeyen fakat dik tutularak çalınan, dîvan şâirlerimizin ney gibi büyük ilgisine mazhar olan telli bir mûsikî âletidir. Beyitlerde âşık, aşk, boy (âşık), bülbül, doğan, felek, gam, gönül, hilâl, kalem, livâyı şeytan, sanem, sîne (düşman), papağan, pîr, yay (kemân-ı dest-i belâ)’a benzetilen çengin sesi ile de zencir sesi, çengin telleri ile güzelin topuklarına kadar uzanan uzun saçları ve tesbih ipi arasında da ilgi kurulur. XVIII. yüzyıla kadar Türk mûsikîsinde de kullanılan çeng, sevgilinin hasreti ve cevr ü cefâsiyle eyilmiş, iki kat olmuş âşığın bedeni için benzetilen olmuştur. Bu şekil benzerliği yanında âşığın figânı ile çengin sesi arasında da ilgi kurulur. İhtiyarlayıp beli bükülen insan ile çeng arasındaki ilgide de aynı unsurlar yer alır. Helâkî’nin
Bükülsün çeng-veş kaddüm uyup kânûn-ı uşşâka
Çalınsın ney gibi benzüm belâ bezminde sâz olsun
beytinde bu ilgileri görmek mümkündür.
Sıra hâlindeki telleri demir kafesi benzetilen çengin, Taşlıcalı Yahyâ’nın “Çeng, tatlı dilli papağana döndü, tellerinin şekli ona demir bir kafestir” dediği,
Evtârı şeklidür ana gûyâ demür kafes
Benzer ki oldı tûtî-i şîrîn-zebân çeng
şeklindeki beytinde de, sesi itibariyle tatlı dilli bir papağana benzetilir. Şâirin,
Kemân-ı dest-i belâ idi çengün endâmı
Nişân iderdi günâh oklarına insânı
şeklindeki beytinde ise çeng belâ elindeki insanı nişan (hedef) alan günah oklarını atan bir yaydır. Bu ilgide çeng ile yay arasındaki şekil benzerliği yanında, şâirin çengi baştan çıkarıcı, insanı günaha sokucu bir zevk aracı olarak düşünmesinin de rolü vardır. Taşlıcalı Yahyâ,
Kemânçenün sanemi sındı yandı âteşe ûd
Yıkıldı yerlere çengün livâ-yı şeytânı
beytinde aynı olumsuz duygularla çengi “şeytanın bayrağı” olarak vasıflandırırken,
Oyalar âşık-ı mecnûnı sadâ-yı zencîr
İllerün çeng ü rebâbı ana nâ-sâz gelür
şeklindeki beytinde de mûsikî âletlerine olan olumsuz yaklaşımlarını tekrarlar ve ileri derecede deli olduğu için zencîre vurulmuş olarak düşündüğü âşık için, zencir sesinin çeng ve rebâb sesinden daha oyalıyıcı olduğunu ifâde eder.
Hayretî ise “aşk çengi” ifâdesini kullandığı,
Işk çengine düşürdün yine çün nâyımızı
Bezm-i gamda işit imdi yine eyvâyumızı
şeklindeki beytinde çeng-aşk ilgisini kurar.
Türk halk mûsikîsine ait, kopuza benzeyen ve mızrapla çalınan telli bir saz olan çöğür (çüğür), XVII. yüzyılda klasik mûsikîmizde de kullanılmıştır. Beş veya altı çift telli olan ve yeniçeriler arasında rağbet gören çöğür, Cevrî’nin Harem-i Hâs-ı Hümâyûn hânende ve sâzendelerinden bahsettiği manzûmesinin Çöğürcü Muhammed’i övdüğü bölümünde karşımıza çıktı. Cevrî, Çöğürcü Muhammed’in elinde çöğürün ud ve tanbur sesi verdiğini, bu nağmenin meclisteki sarhoşların gözlerinde sarhoşluk uykusu bırakmadığını ve çöğürün bu kadar mükemmel çalındığını gören Kor Oğlu’nun utancından çâresiz yokluk diyârına gittiğini ifâde ettiği beyitleri şöyledir:
Biri çügürci Muhammed ki acep sihr eyler
Çüğür alup eline perdesin etse hem-vâr
Ûd u tanbûr gınasın virür itdükçe negâm
Bes ki destinde ider kesb-i nezâket evtâr
İtse meclisinde anunla eger âheng-i sürûr
Nağmesi dîde-i mestânda komaz hâb-ı humâr
Çügürün böyle kemâlin bilecek şerminden
Adem-âbâda firâr itdi Kor Oğlı nâ-çâr
Âşık, aşk, ay, belâgat, çerh, devlet, insan, lutuf, mıstar gibi benzetmelere konu olan ve perdesi örümcek evi olarak vasıflandırılan kânûnun çok telli olması, şekli, diz üzerine konularak çalınması, seslerinin sık sık mandalla ayarlanması dîvan şâirlerimiz için hayâl kaynağı olmuştur. Uğur Derman beyden aldığımız ve şâirini henüz tesbit edemediğimiz,
Aşkın teli kalbin telidir cevre dayanmaz
Cânâ hazer et sonra kopar çok gerilince
Çok tel kırılır sîne-i kânûn-ı cihânda
Nâ-ehline mızrâb-ı tasarruf verilince
mısralarında kânûn cihânın sînesine benzetilirken, yetki de mızrâba benzetilir. Her devirde geçerliğini koruyabilecek olan bu mısralar, ehil olmayanların elinde işlerin nasıl içinden çıkılmaz, berbat bir hâle geldiğini ve neticesinde insanlığın nasıl rencide edildiğini görmek mümkündür. Tıpkı kanun çalmaktan bî-haber birine teslim edilen kânûnun hâli gibi. Burada kânûn kelimesinin yasa anlamına da dikkat edilmesi gerektiği kanaatındayız.
Ganî-zâde Nâdirî, bir dizi hâlindeki telleri ile kânûnu, satır işaretlemek için kullanılan mıstara benzetirken, şekil ilgisi yanında, düzgün icrâya vesîle olan akortlu kanun telleri ile düzgün yazı yazmayı kolaylaştıran çizgileri işaretlemeye yarayan mıstarın ibrişimleri arasındaki maksat alâkası da dikkat çekicidir. Şâirinin “Mutribin elindeki tellerle dolu kânûnu gör; (sanki) şevk usûlünü yazmak için mıstar olmuştur” dediği nefis beyti şöyle:
Mıstar olmışdur usûl-i şevk-i tahrîr itmeğe
Mutribün destindeki kânûn-ı pür-evtârı gör
Hayretî ise kânûnun mandalını kulağa benzetir ve “örf edip kânûnun kulağını bükünce aşkın sırlarını bir bir bana söyledi” derken, teşhis ve intak sanatlarıyla bir insan olarak vasıflandırdığı kânûnunun aşkın sırlarına vâkıf olduğunu da ifâde eder. Örf ve kânûn kelimelerinin birarada kullanılmasından, kânûn kelimesinin yasa anlamına da işâret edildiği düşünülebilir:
Işk râzını bana söyledi bir bir ne ise
Örf idüp kulağını burdum idi kânûnun
Bir mûsikî âleti olarak kemana İffet Bursavî’nin bir şarkısında rastladık. Herhangi bir benzetmeye konu olmayan bu kullanışta kemanın, çengle beraber, hüzün verici bir sese sahip olması sebebiyle söz konusu edildiğini görüyoruz:
Serv-i nâzım câme-i yek-reng ile
Mihre nâz eyler kabâ-yı teng ile
Olsa pür meclis keman ü çeng ile
Kulbe-i ahzân olur sensiz bana
İsminden de anlaşılacağı gibi küçük, telli bir mûsikî âleti olan kemânçe, Taşlıcalı Yahyâ’nın,
Ne zulm idi ki def itdi pâdişâh-ı cihân
Kemânçe mutrib elinden iderdi efgânı
beytinde, mazlum bir insan olarak karşımıza çıktı. Mutribin zâlim olarak vasıflandırıldığı beyitte kemânçe, bu zulümden ancak devrin pâdişâhı sâyesinde kurtulabilen, gördüğü zulüm yüzünden inleyen bir insan olarak hayâl edilmesindeki en önemli unsur kemânçenin yanık sesidir.
Türk ozanlarının kullandığı telli bir saz olan kopuz da dîvan şâirlerimizin ilgilendiği mûsikî âletlerinden biridir. Beyitlerde âşık, güneş, hasta, insan, musahib ve öksüz’e benzetilen kopuz Revânî’nin,
Kopuz gibi hani hûb-âvâz
Ki sazın cümlesinden ola mümtâz
şeklindeki beytinde övülürken ve Taşlıcalı Yahyâ’nın,
Kopuzu işiten aldanur
Kazan üstüne tamla damlar sanur
mısralarında küçümsenen kopuz, Nev’î’nin,
Götürüp mihr-i felek bezm-i cihândan kopuzu
Başladı çalmağa şeştâ yine halk-ı âlem
şeklindeki beytinde güneşe benzetilen kopuz, Helâkî’nin,
Meclisde yâre karşu göğüs geçürmesün kopuz
Billâhi mutrib al şunu bir gûş-mâle çek
beytinde, sevgiliye saygısızlık ettiği için kulağı çekilmesi gereken bir insan olarak hayâl edilir. Dukakin-zâde Ahmed Bey’in,
Mutrib-i ışka dem-be-dem dürlü niyâz idüp direm
Derdümi arturur benim aşk kopuzunı çaladur
şeklindeki beytinde de kopuz ile aşk arasında ilgi kurulur.
Bir çeşit kemençe olan ve rebâbe diye de anılan rebâb, hüzünlü sesiyle âşıkın âhı ve aşk için benzetilen olan telli bir mûsikî âletidir. Beyitlerde âh, âşık, aşk, bülbül, göz, vücut ve zencir’e benzetilen rebab varken Hayretî’ye göre mecliste başka hiçbir âlete ihtiyaç yoktur; çünkü, âşığın kanlı gözyaşı şarap, ateşler içinde yanan gönlü kebap ve âhı da rebâbdır:
Gözlerim yâşı şarâb ü dil kebâb ü âhum rebâb
Hep müheyyâ âlet-i bezme zarûret olmasun
Nev’î ise, aşk rebâbının mutribin usûlüne uymayacağını ve bir nağmesinin dokuz perdeden (dokuz felek) geçeceğini ifâde ettiği,
Bir nağmesi ider şu tokuz perdeden güzer
Uymaz usûl-i mutribe rebâb-ı ışk
beytinde rebâb-aşk ilgisini kurarken dokuz perde ile dokuz felek arasındaki ilgiye temas eder. Enis Receb Dede ise,
Aşkı gördüm ki nağme-sâz ister
Mûy-veş çeşmümi rebâb itdüm
derken rebâb ile göz, rebâbın telleri ile devamlı akan gözyaşları arasında benzerlik bulur.
Yapı ve biçim bakımından kanunu andıran ve iki küçük tokmakla tellerine vurularak çalınan, Anadolu yoluyla Avrupa’ya geçmiş telli bir mûsikî âleti olan santur, Nedim’in,
Ney ü santur ü rebâb ü def ü tanbûr ile çeng
Nağme-i bülbül u kumrîye olup hem-âheng
Pür ider âlemi şevk ü tarâb-ı reng-â-reng
Müjdeler gülşene kim vakt-i Çerâgan geldi
mısralarının yer aldığı bir şarkısında olduğu gibi ney, rebâb, def, tanbûr ve çeng gibi mûsikî aletleriyle beraber bahar mevsiminde cihâna nağmeleriyle neşe saçan bülbül ve kumruya hem-âheng olan bir saz olarak karşımıza çıkmıştır.
Saz kelimesi sözlük anlamıyla “çalgı; silah; at takımı; sıra, düzen; kuvvet, kudret; öğrenme; ustalık; hile; eş, benzer; menfaat; ve bir çeşit bitki” demektir. Dîvan şiirinde saz kelimesi herhangi bir mûsikî âletlerini ifâde edecek şekilde kullanılır. Şâirler bu kullanışlarda kelimenin değişik anlamlarını da gözönünde bulundururlar. Nâbî, “Ey Nâbî’nin kalemi, çok zaman oldu ki susuyorsun. Ey zevk ve safâ nağmeleri terennüm eden (kalem) sana ne oldu?” dediği,
Oldun ey hâme-i Nâbî çokdan hâmûş
Bilmem ey zemzeme-pîrâ-yı tarâb n’oldu sana
şeklindeki beytinde elindeki kalemi saza benzetir. Saz kelimesinin kullanılmadığı ancak, genel olarak bütün sazların kastedildiği bu beyitte, güzel nağmeler çıkaran sazlar ile güzel sözlerin yazılmasına vasıta olan kalem arasında ilgi kurulur. Beyit şâirin şiir yazamadığı zamanlardaki üzüntüsünü ifâde etmesi bakımından da önem taşır. Hayretî de herhangi bir mûsikî âletini kastetmediği,
Oldu sînem gibi râzum perdesi yüz yirde çâk
Ey felek bu perdeden söyletme lutf et sâzını
derken sînesini saza benzetir ve sînesindeki yaralarla sazın perdeleri arasında ilgi kurar. Enderunlu Vâsıf’ın saz-sîne ilgisini kurduğu,
Dokundukça tel-i hicrânıma tanbûr-veş inler
Bu sâz-ı sîneme engüşt-i gam mızrâbdır sensiz
şeklindeki nefis beytinde ise ayrılık tel, gamın parmağı da mızrâb olarak hayâl edilir. Cevrî’nin,
Bir sînede mestûr olamaz râz-ı muhabbet
Her perdede bir nağme eder sâz-ı muhabbet
şeklindeki beytinde aşk olarak hayâl edilen saz, Zâtî’nin saz sesini dilber âvâzına benzettiği,
Ey mutrib olur derdi ü gama çünkü şifâ sâz
Kânûnu al çengüne ol bana şifâ-sâz
beytinde dert ve gamın şifâsı olarak değerlendirilir. Beyitte çeng kelimesinin el anlamı kullanılmıştır. Burada Osmanlının büyük önem verdiği ve uyguladığı hastalıkların mûsikî ile tedâvisi konusundaki uygulamaları da hatırlanmalıdır. Taşlıcalı Yahyâ’nın,
Vücûd-ı âlet-i sâz idi hâne-i iblîs
Melâhîde gibi yaktılar ateşe anı
şeklindeki beytinde şeytanın evi olarak vasıflandırılan saz, Aşkî’nin “Tabuttayken bedenim inlemeye başlasa garipsemeyin. Kıl tahtaya bağlandığı zaman inler” dediği,
Nâleler kılsa tenim tâbutta kılman acep
Tahtaya bağlansa eyler nâle vü feryâd kıl
şeklindeki beytinde de tâbuta benzetilir ve âşığın aşk derdiyle incelmiş bedeni ile sazın telleri arasında şekil yönünden ve inlemesi bakımından ilgi kurulur.
Şeyhülislâm Yahyâ’nın “Ey Yahyâ, bu gece gam köşesinde eğlenilmeyeceğini görünce inleyişimi artırıp kendime (eğlenmek için) bir saz buldum” dediği beytinde gam köşesinde eğlenmek için bulduğu saz ise, tahrik ettiği kendi nâleleridir:
Künc-i gamda eğlenilmez gördüm ey Yahyâ bu şeb
Nâlemi tahrîk idüp bir sâz buldum kendüme
Bazı beyitlerde saz kelimesi, âşığın sararmış benzi için benzetilen olmaktadır. Burada daha çok saz dediğimiz ve kurusunun sarı rengi dolayısıyla sararmış yüz için kullanılan bitkinin hatırlanmasının akla gelebileceği düşünülürse de Helâkî’nin bir çok mûsikî terimini de kullandığı,
Bükülsün çeng-veş kaddüm uyup kânûn-ı uşşâka
Çalınsın ney gibi benzüm belâ bezmünde sâz olsun
şeklindeki güzel beytindeki saz kelimesinin, aynı zamanda bir mûsikî âletini ifâde edecek şekilde kullanıldığı da açıktır.
Tanbur da dîvan şâirlerimizin çok fazla ilgi duydukları telli sazlardan biridir.Taşlıcalı Yahyâ’nın,
Tehîdür içi anunçün çağırır zâhid-i murtâz
Mücevvef olmasa tanbûr kıllardan figân gelmez
beytinde içinin boş olması, yani ilahî aşka sahip olmaması sebebiyle zâhide benzetilen tanbûr, İffet Bursavî’nin,
Uşşâk sana bakmaya neyzen bakışıyla
Tanbûr-sıfat herkesin âgûşuna yatma
şeklindeki beyti ile Nedîm’in,
Zevklendik gece tanbûru biraz söylettik
Mutribin inmedi zâlim ser-i zânûsundan
şeklindeki beyitlerinde hafif meşreb bir güzel olarak karşımıza çıkar. Tanbûrun en çok benzetildiği unsur ise âşığın sînesidir. Enis Recep Dede’nin “Hazin ses can kulağına tesir etse bunda şaşılacak ne var? Çünkü sîne tarburunun ince ve kalın tellerinin nağmesidir” dediği,
Gûş-ı câna eser itse ne aceb savt-ı hazîn
Sîne tanbûrının ol nağme-i zîr ü bamıdır
şeklindeki beytinde can kulağı ile dinlemek deyimini hatırlarken savt-ı hazîn terkîbi ile de ölüm haberini aklımıza getirmeyi ihmâl etmemek gerekir.
Ûd, telli bir mûsikî âletine ad olmanın yanında “ağaç, odun, öd ağacı” anlamlarına da gelir. Perdesiz bir telli saz olan udun bu özelliğini Kadı Burhaneddin’in,
Ûd erçe yandı oda velî perdesüz durur
Micmer bigi bu perdede dem-sâz gelmedi
şeklindeki beytinde tesbit ediyoruz. Ahmedî ise udun çok inlemesini yanığının fazla olmasına bağladığı,
Nây yârinden ırah düştüği-çün nâle ider
Ûd çok göynügi olduği-çün zâr iniler
şeklindeki beytinde ûd-âşık ilgisini kurarken, ûd kelimesinin buhurdanda yakılan öd ağacı anlamından da yararlandığını söyleyebiliriz. Nâilî’nin,
Etmiş tamam devrini sâkîde câm-ı Cem
Ûd eylemiş makâmına hurşîdi görmedük
Geçmiş zamân-ı iyş u tarâb bezm-i âlemün
Sâzın işitmedük hele Nâhîdi görmedük
mısralarında devr, makâm, ıyş u tarâb, sâz, Nâhid gibi mûsikî unsurlarıyla berâber zikredilen ûd-güneş ilgisine rastlıyoruz.
Evliyâ Çelebi’nin tipçe yenilenmiş kopuz veya barbut olarak belirttiği ve “Yeltemenin iki bamı vardır, kirişler arasında bir tel kiriş bulunur” şeklinde bazı özelliklerini verdiği yeltemeye, Revânî’nin kopuz redifli gazelindeki,
Her ne dem cevrin elinden güle gülzâre kopuz
Düşürüp kendi hevâsına iki yeltemesin
şeklindeki beytinde tesadüf ettik.
- Usul vurma âletleri
Dört parça, dört kısım anlamlarına gelen, Türk mûsikîsinde bir usul vurma âleti olan çâr-pâre (çarpara, çehâr-pâre), dört parça sert tahtadan yapılmıştır ve ikişer parçası avuç içine alınarak çalınır. Oyun havalarında da kullanılan çarpara Zâtî’nin,
Ururam döne döne çarh olup rakkâs-ı bezm-i ışk
Heman çengümde ey zöhre-cebînüm çâr-pârem yok
ve Nedî m’in,
Bir perî eylemedi çâre dil-i nâ-çâre
Mutrıbın çak çak-ı çar-pâresine çarpılalı
şeklindeki beyitlerinde karşımıza çıktı.
Kudüm de, daha çok mevlevîhânelerde ve tekkelerde kullanılan Türk mûsikîsinin usul vurma âletlerinden biridir. Şekli, sesi ve kudüm kelimesinin “uzak bir yerden gelme, ayak basma” anlamlarına uygun düşecek şekilde kullanıldığını görüyoruz. Nakşî Dede’nin,
Ben ben değilim ben dediğim sensin hep
Rûhum dediğim ten dediğim sensin hep
Mânend-i kudûm sîne-kupân oldum
Tennâ tenenâ ten dediğim sensin hep
ve Zâtî’nin,
Kudûm-i sînemiz çalup girelüm çarha ey meh-rû
Kudûmünden müşerref eyle bu şehr ü dil ü cânum
beyitlerinde âşıkın acı ve ıztırabla devamlı yumruklandığı sînesine benzetilen kudûm,
Ahmed Celâleddin Dede’nin,
Olup nây-ı revânı ircii âvâzına peyrev
Kudûmi eyledi âheng-i azm-i âlem-i bâlâ
şeklindeki Neyzenbaşı Ziyâ Dede için yazdığı beyitte de kudûm ile neyi yanyana görüyoruz.
- Mûsikî âletlerinin diğer aksâmı
Mûsikî âletlerinin fonksiyonlarını tamamlayan parçalar olarak kiriş, kulak, mandal, mızrap, pul, reg, târ (kıl), tel (evtâr, ibrişim) ve zil karşımıza çıkan unsurlardır. Bu önemli parçalar arasında dîvân şâirinin en çok ilgisini çeken, bir çok telli mûsikî âletini çalarken kullanılan mızrâb’dır. Mızrâb kelimesinin darb yâni vurma anlamı da bu kullanışlarda dikkate alınır. Taradığımız beyitlerde canbâz, gam eli, gam parmağı, hilâl, lüle, kalem, kamçı (tâziyâne), kılıç, mihnet, neşter, peykân, tırnak (nâhun), saç (zülf) ve selsebil’e benzetilen mızrab Necâtî Bey’in, “Bakış oklarının yarasından tele dönen bedenim figân eder (inler); sanki oklarının ucundaki peykân (o tellere dokunan) demirden bir mızrap olmuştur” dediği,
Târa döndü cismüm zahm-ı tîründen figân
Sanasın mızrâb olupdur âhenîn peykân ana
beytinde okun ucundaki peykâna benzetilen mızrap Mezâkî’nin,
Nâhun-ı gamla n’ola sînemi sad-çâk itsem
Dil-hırâşî-ı elem nağme-i mızrâb değül
şeklindeki beytinde gamın tırnağı; Cevrî’nin,
Zevk alur ehl-i nevâ lezzet-i mızrâbdan
Tokınur zahm-ı dil-i âşıka san nâhûn-ı yâr
şeklindeki beyitte âşığın gönül yarasına dokunan ve ona büyük haz veren sevgilinin tırnağı mızrâb olarak hayâl edilir. Uğur Derman Bey’den dinlediğimiz ve XX. yüzyıl şâirlerinden Adnan Bey’e ait olduğunu ifâde ettikleri,
Mızrâbı bırak zülfünü sînemde gezindir
Bir kerre de gel gönlümü çal bak ne hazindir
Kalbimdeki hiss-i elem nev-eserindir
Bir kerre de gel gönlümü çal bak ne hazindir
şeklindeki mısralarda nev-eser makamıyla beraber kullanılan mızrâb, âşığın sînesinde dolaşmasını arzû ve hayâl ettiği, sevgilinin saçlarıdır.
Dîvan şâirlerimizin oldukça fazla ilgi gösterdikleri bir başka mûsikî âleti parçası ise teldir. Beyitlerde yapıldıkları malzemeyle ilgili olarak tel, ibrişim, târ, reg (bağırsak) gibi değişik adlarla karşımıza çıkan tel ince uzun şekilleri, dizilişleri, kalınlıkları, uzunlukları ve bunlara bağlı olarak değişik ses verme özellikleri sebebiyle değişik hayallere konu olmuştur. Tambur ile ilgili olarak zikrettiğimiz tanbur teli-kafes benzetmesinin dışında Taşlıcalı Yahyâ’nın,
Getürüp ortaya çengün sakalına gülelüm
Bu sohbet içre biraz dahi anı söyledelüm
şeklindeki eğri bedeniyle ihtiyara benzetilen çengin tellerinin de sakala benzetildiği beyti ile Karamanlı Nizâmî’nin tel-can ipliği ilgisini kurduğu,
Mutrib çü zülfi kavlini uşşâka ider çenginün
Can riştesinden eylesün evtârını âheng içün
beytini; Zâtî’nin kendisini kânuna, bağırsaklarını da tele benzettiği,
Çeng-i gam bezm-i belâda beni kânun itdi
Bartı peykânlarını reglerümi itdi kiriş
beytini; Karamanlı Nizâmî’nin sevgilinin kıl gibi ince beli ile çengin ibrişim teli arasında ilgi kurduğu,
Ger mugannî bili vasfın ide meclisde edâ
Lutf için çenge birîşim yerine kıl bağlar
beytini; Riyâzî’nin sâkînâmesinde yer alan ve çeng telinin gönül hırsızı olarak vasıflandırılan mutribin kemendi olarak hayâl edildiği,
Dil reh-zenidir mutrib-i şeng
Destinde kemendi rişte-i çeng
şeklindeki beytini ve Bâkî’nin “Belâ köşesinde gözlerimden akan iki gözyaşı ırmağını görenler, eğlence meclisinde çalınan çengin telleri sanır” dediği,
Evtâr-ı çeng-i bezm-i safâdur sanur gören
Künc-i belâda gözden akan iki rûdumuz
şeklindeki beytinde yer verdiği devamlı akan gözyaşı-çeng teli benzetmesini değişik örnekler olarak zikredebiliriz.
Tellerin, incelik-kalınlık, uzunluk-kısalık ve akortlarına göre çıkardıkları ince (zîr) ve kalın (bâm) seslerle ilgili kullanışlara örnek olarak da Cevrî’nin,
Biri avvâd Muhammed ki Acemdür aslı
Rûmda yok dahı sencileyin nâdire-kâr
Destine ûdun alıp şeddini sâz itse virür
Zîr ü bâm nağme ile câna safâ her bir târ
mısra’ları ile Kadı Burhâneddin’in,
Vasl u hicrân dimeyüp la’l-i hevâsında anun
Gâh zîr inileyem geh çağıram bem neyisem
beytini zikredelim.
- Mûsikî ile ilgili diğer unsurlar
Yaptığımız taramalar neticesinde mûsikî ile ilgili olarak sanatkâr (udî, kemanî vb.) adları, özel adlar, mûsikî terimleri, mekân adları ve deyimler şeklinde bir çok unsurun değişik hayellere konu edildiğini tesbit ettik. Bu unsurları, avvâd (ûdî), Barbed (Özel ad, udî), beste-kâr, çeng-nevâz, çengî, çöğürcü, Dâvûd, def-zen, deffâf, dem-sâz, Faryâbî, gazel-han, gûyende, hânende, hûş-nefes, mızrab-zen, mugannî, mutrib, müterennim, nagme-ger, nagme-güzâr, nagme-bahş, nağme-perdâz, nağme-perver, nağme-pîrân, nağme-rîz, nağme-sâz, nağme-tırâz, nağme-zen, nevâ-sâz, ney-zen, nîkîsâ, rakkâs, ramişger, sâzende, semâ-zen, tanbûrî, tel ehli, üstâd, Zühre (Nahid); mûsikî terimleri olarak: âgâz, âhenk, akord (düzen), avâz, âvâze, bâm (bem), beste, bezm, devr (edvâr), düyek, ezgi, fasl, gazel, güfte, gülbang, hevâ, karar, kavl-i garîb, makam, mehter (mehterân), melâhî, meşk, miyân (meyan, miyâne), mûsikî, nagam (nagamât), nağme, nakarat, nakş, nâle, negamât, nevaht, nevâziş, nevbet, perde, pes, pîşrev (peşrev), raks, rebk, revân, sadâ, semâ, semâî, ses, seyr, sözcü sâz, şarkı, şîve, taksîm, tarâb (tarâb-efzâ, tarâb-fezâ), tarz, tavır (etvâr), tegannî, terâne, terennüm, usûl, velvele, yâleylî, zîr, zûr ü bem; mekân adlarını neyistân, semâhâne; deyimleri de agâz eyle-, âheng et-(eyle-, kıl-, ol-, tut-), âheng-i hâ-sâz eyle-, âheng-i nevâ kıl-, âvâz ile oku-, âvâze kıl (-Sal), benzini sâz eyle-, beste bağla- (et-, kıl-), bî-âheng ol-, cünbüş ver-, çalın-, çâre kıl-, çâre-sâz ol-, çarha gir-, çeng düz- (tut-, vur-), çengin sakalına gül-, çıkış ver-, dâire tut-, def gibi sîne döv- (ger-), def tut-, defe dest ur-, dem-sâz et- (geçin-, ol-), dest-ur-, devr eyle-, dile getir-, dumrısız oynat-, düzen ver-, evc eyle-, ezgiye düz-, gazel âgâz kıl-, gazel de-, gazel inşad kıl-, gazel oku-, gazel taksîm et-, gazel tasnîf et-, gulgul et- (eyle-), gûş tut-, gûş-ı rebâbe ko-, gûşmâl ver-, gûşmâle çek-, gülbang çek-, hâne geç-, harf at-, hem-âheng ol-, hem-âvâz et-, hem-dem ol-, hem-nefes ol-, hevâ-dâr ol-, icrâ et- (olun-), işret sür-, kânûn et-, karar et- (ver-), kulağa çalın-, kulağını bur- (bük-), kûs-ı rihlet et-, mahmûr oku-, makâma dön- (gel-), makâmât oku-, meclisi pür-sûz et-, mersiye oku-, mevzûn oku-, muhayyer eyle-, murabba bağla-, mükerrer et-, nâ-sâz gel-, nagam et-, nagamât eyle-, nagamâta âgâz eyle-, nağme âgâz eyle-, nağme düz- (et-, eyle-), nağme-sâz ol-, nağmeye ser-âgâz et-, nağmeye karar ver-, nağmeyi istima eyle-, nağmeyi terkîbe ko-, nakş bala-, nakş-ı tarâb-efzâ eyle-, nakş u tasnîfe âgâz eyle-, nâle kıl-, nâleye âgâz et-, nâra çek-, nefes et- (ur-), negam düzet- (et-), nevâ düz- (eyle-, kıl-), nevâ-sâz eyle-, nevaht et- (kıl-), nevâsını sâz et-, ney gibi âheng kıl-, ney gibi göz kulak ol-, neyzen bakışı, nühüft et-, nühüfte kıl-, ohşa-, perde bağla-, perde-birûn ol-, perde-dûz ol-, perde-küşâ-yı esrâr ol-, perde-sâz-ı bâb ol-, perdede gulgule ol-, perdeden çık- (çıkar-) perdeye saklan-, pest eyle-, pîş-rev ol-, raksa gir-, râst düz-, sabâ düz- (ur-), sadâ ver-, saz depret- (düz-, et-, kıl-), sâz-ı çeng düz-, sâz-kâr ol, saza zahm ur-, sazına âvâzını şîrin-ter düz-, sazına bülbül kondur-, sazını düzet- (pür-sûz eyle-), sazının “âhengini nevrûz eyle-, semâ et-, ser-âgâz et- (eyle-, ol-, öğren-), seyr eyle-, sözü sâz ile çâre-sâz ol-, sözünü sâz eyle-, sühen-sâz ol-, şeddini sâz et-, şehnâz ile muhayyer kıl-, sîne-sâz ol-, şîven et-, taksîm et-, ta’lîm ol-, ta’lîm-i sâz eyle-, tanburun gûşuna ur-, târ-ı nâleye dem-sâz ol-, taze hevâ bağla-, tâze nevâ bağla-, tebdîl-i makâm eyle-, tel kır-, teline dokun-, terâne bağla- (eyle-), terâne-senc ol-, terâne sencân-ı neşât ol-, terennüm et- (eyle-, kıl-), terennüme âgâz et- (başla-), uşşâkdan nühüfte kıl-, vird-i ney oku-, yek sâz-kâra düş-, zeban ver- şeklinde sıralayabiliriz.
Yukarıda da ifâde ettiğimiz gibi dîvan şâirleri tarafından kendilerine ad olan kelimelerin sözlük anlamları ve birer mûsikî terimi ve deyimi olma özellikleri gözönünde tutularak ustaca kullanılan bütün bu unsurlar ve deyimlerle ilgili örneklere, bu makalenin dar sınırları içinde yer vermemiz imkânsızdır. Yukarıda zikrettiğimiz örnek beyitlerde de sık sık karşımıza çıkan bu unsurlarla ilgili olarak birkaç değişik örnek vermekle yetinelim. “Uygunluk, düzen, çalıp çağırıp eğlenme, cünbüş” gibi anlamlara gelen âheng için Nev’î’nin,
Çeng-veş nâle kılup nây-sıfat inleyelüm
O geçen demlere âheng-i ne dâmet eyleyelüm
beytini; “nâm, şöhret, yüksek ses” anlamlarına gelen âvâze için Bâkî’nin,
Çalındı kûslar tablu nekkâre saldı âvâze
Düğün bayram idi gûyâ guzâta cenk meydânı
beytini; “bağlanmış, bitiştirilmiş, bağlı, bir çeşit ipek kumaş ve mûsikîde şarkının makam ve âhengi, herhangi bir mûsikî parçası” anlamlarına gelen beste için Enis Behiç Dede’nin,
Murâdı güfte-i na’ti usûl ile beste idi
Küşâde nağmeye el-ân dehânı her âvâz
beytini; “beste okuyan, şarkıcı, hanende” gibi anlamlara gelen beste-hân için aynı şâirin,
Meclis-i gül-beste-hânı andelîbin nağmesi
Gûş-ı nâdâna ser-â-ser bî-hûde feryâd olur
beytini; “kımıldama, hareket, eğlence, çoşup taşma” anlamlarına gelen ve aynı zamanda bir telli sazın da olan cünbüş için Nedîm’in,
Ehl-i nazmın hâmesi nakş-ı nevâ-yi midhatin
Cünbüş-âmûz-ı ser-i mıdrâb-ı nâhid eylesin
beytini; “def çalan sanatkâr, hânende ve okuyucu” anlamlarına gelen deffâf için Hayâlî Bey’in aynı defe, Zöhre’yi deffâfa benzettiği,
Ey felek nakş-ı ruh-ı yâri Hayâli okusa
Zöhreyi mâh ile o meclise deffâf eyle
beytini; “devirler” anlamına gelen, makamlar, perdeler ve bilhassa usullerin daire şeklinde gösterilmesi sebebiyle, mûsikî nazariyâtı kitaplarına ad olan edvâr için Fuzûlî’nin,
Olmag içün mutrib-i bezmi tutup bir dâ’ire
Öğrenür her subh bülbülden fenn-i edvâr gül
beytini; “ayrılmak, bölüm, mevsim, bir eserin müstakil kısmı, Türk mûsikîsinde bir bestekârın aynı makamda bestelediği iki beste iki semâî, klasik bir konser programı, bir defada çalınan peşrev” gibi anlamlara gelen fasl (fasıl) için Bosnalı Sabit’in,
Bu fasılda girye yok meger ol kimse kimse kim
Mest iken meclisde gûş-ı nağme-i evvâd ider
ve “söylenmiş, herhangi bir makâma göre bestelenen manzûme” anlamlarına gelen güfte için aynı şâirin,
Nazm-ı nev-güfte-i cân-bahşuma teslîm eyler
Şu’arâ-yı Arab ü Rum u Acem yarânı
beyitlerini; “ev ve Türk mûsikîsi kompozisyonunda eserin bölündüğü ana kısım” anlamına gelen hâne için İffet Bursavî’nin,
Bülbülân bezm-i gülün mutrib-i gûyendesidür
Seherî nâz u niyâzı bir iki hâne gecer
beytini; “bir cemaat tarafından birlikte söylenen duâ, ilâhî, tekbîr gülbang-ı Muhammedî terkîbinde ezan” anlamlarına gelen ve bektâşî mûsikîsinde bir form olan gülbang için Şeyh Gâlib’in meşhur na’tındaki,
Hutben okunur minber-i iklîm-i bekâda
Hükmün tutulur mahkeme-i rûz-ı cezâda
Gülbang-ı kudûmün çekilir arş-ı Hüdâ’da
Esmâ-i şerîfin anılır arz ü semâda
Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammedsin efendim
Hak’dan bize sultân-ı müeyyedsin efendim
mısralarını; “okuyucu, ses sanatkârı” anlamlarına gelen hânende için Nâbî’nin,
Nâbiyâ inceldi râh-ı mûsikî ol denlü kim
Düşmeyüm diyü usûl ile yürür hânendeler
beytini; “durma, devamlılık, ölçülülük, tahmin ve Türk mûsikîsinde bir makâmın seyrinin bitişi, taksim yaparken ana makâma dönüş” anlamlarına gelen karâr ve “yer, mevkî” anlamları yanında mûsikîde “bir durak ile bir güçlün etrâfında onlara bağlı olarak biraraya gelmiş seslerin umumî heyeti” demek olan makâm için Usûlî’nin,
Sen de makâm-ı gamda karâr et Usûlîyâ
Uşşâka oldu muhâlif nevâ-yı çarh
“Şarkıcı, güzel öten kuş” anlamlarına gelen mugannî için Zâtî’nin,
Cihânın yüzü nakş oldı yetişdük yine nev-rûza
Mugannî başlasun yüz şevk ile ol nakş-ı nevrûza
beytini; mûsikî için Nâbî’nin mûsikîyi hikmete dâir bir fen” olarak tarif ettiği,
Mûsikî hikmete dâir bir fendür
Bilene bilmeyene rûşendür
beytini; “saz, sâzende ve hânende topluluğu, mevlevîhânelerde âyîn-i şerîf icrâsı sırasında okuyan ve çalan dervişlerin heyet-i umûmiyesi ve Arapça mugannî, erkek ses sanatkârı” anlamlarına gelen mutrîb için Necâtî Bey’in,
Benlüği terk eyle mutrîb nâleni dil-sûz kıl
Bezm-i cândur ayb ola uşşâk içinde tendimek
beytini; aslında ses anlamına gelen ve Türk mûsikîsinde ekseriyâ “motif” anlamında kullanılan negam ve nağme ile; Nâhid ve Zühre adlarıyla anılan ve dîvan şiirinde çalgıcı olarak sık sık çıkan gezegen için Nâilî’nin,
Nağme-i kilküme âheng olamaz Nâ’iliyâ
Bezm-i erbâb-ı dilün mutribi Nâhid olsa
ve Kadı Burhaneddin’in,
Nevrûz sâz idüp çü negam diyesin bize
Çengini Zühre çalmaz olursa ne gam didüm
beyitlerini; “resmî yerlerde muayyen zamanlarda çalınan davul, dünbelek gibi şeyler, bando, mızıka” anlamına gelen nevbet için Zâtî’nin,
Sîne tablın kal’a-i ışkunda çalmak derd ile
Muttasıldur pâdişâhum günde bin nevbet değül
beytini; ney çalan çalgıcı anlamına gelen neyzen için Nev’î’nin,
Eylemez gayre kimse eğri nazar
Bezm-i meyde meğer ki neyzenler
beytini; eski nazariyat kitaplarında bazan “makam” anlamında kullanılan, bazı sazların saplarına belirli sesleri işaret etmek üzere bağlanan bağ, kiriş; sesin tizlik ve peslik derecesi; ses” anlamlarına gelen perde için Taşlıcalı Yahyâ’nın,
İnilder kûh ü vâdîler senün nâlenden ey Yahyâ
Cihâna perde-i uşşâkdan savt u sadâ saldun
ve Kürkçübaşızâde Nazîm’in “perde bağlamak” deyimini kullandığı,
Feryâdı dem-be-dem n’ola olsa girih girih
Üstâd-ı ışk nây-ı dile perde bağlamış
beyitlerini; “önden giden, önde giden” anlamına gelen ve Türk mûsikîsinin en mâruf saz eseri formu olan peşrev (pîş-rev) için Abdurrahman Kunhî Dede’nin sandukasında kayıtlı olan,
Yek sâz-kâra düşmüş agâze-i usûli
Vaktinde Faryâbî acz ile ebkem kalmış
Bir pîş-rev çalınmış gûşuna İrcîi’den
Pey-revlik ol nevâya hakkında elzem olmış
mısra’larını; mevlevî raksı olan semâ’ için Aşkî’nin,
Ben kara toprak olup geçdükçe kabrümden sabâ
Toprağım yer yer hevâ-yı yâr ile ide semâ
beytini; Türk mûsikîsinin lâ-dînî ve güfteli eserlere mahsus kompozisyon formu olan semâî için Helâkî’nin,
Semâ’îdir Helâkî nağme-i nây
Kıyâs ile sen ana tutmagıl gûş
beytini; Türk mûsikîsinde okuyuş (tegannî) uslup ve usûlü demek olan tavr (evtâr) için Helâkî’nin,
Hemîşe bezm-i tarabda nedür bu tavr-ı aceb
Ki gulgul itse sürâhî kadeh olur rakkâs
beytini; “nağme, âheng, makam, rubâî, şarkı” anlamlarına gelen terâne için Nef’î’nin,
Meşk istemezse mutrib-i hâmem yâre derdimi
Bî-perde her terâneye dem-sâzdır sözüm
beytini; “metod, metodoloji, bir ilmin nasıl tedkik edileceği hususundaki kaidelerin toplamı ve ritm” anlamlarına gelen usûl için Nev’î’nin,
Demlendi bâd-ı subh ile eşcâr-ı ergevân
Uydı usûl-i devr-i güle savt-ı cûybâr
ve Taşlıcalı Yahyâ’nın,
Sûretâ tahfîf iden ma’nâda ağırlar bizi
Tınmazuz nâ-sâz usûlüne celâcil olmazuz
beyitlerini örnek olarak verebiliriz. Örnek beyitlerimizi Rumelili Zaîfî’nin “Sazların kimisini öptüler, kimini omuzlarına aldılar, kimisini okşadılar, kimisini ise bağırlarına basıp sardılar, kucakladılar” dediği ve ney, def, kanun, keman, ud vb. gibi değişik musikî âletlerinin çalınırken tutuluş şekillerini anlattığı ama bu musikî âletlerini sevilip okşanan bir sevgili gibi hayâl ettiği şu nefis beytiyle noktalayalım:
Öpdiler sâzun kimin kimisini okşadılar
Kimisin ber-dûş kinini der-âgûş itdiler
Netice olarak şunu söyleyebiliriz ki dîvan şâiri ve dîvan şiiri, kasıtlı veya kasıtsız bugüne kadar yapılan menfî değerlendirmelerin hilâfına, hayata sıkı sıkı bağlı ve tamâmen hayatın ortasında yaşamaktadır. Hangi konuda acaba birşeyler var mı diye birkaç dîvanı karıştırsanız, sonunda, çoğu zaman tasniften bile âciz kalacağınız bir malzeme zenginliği ile karşılaşmanız mümkündür. Dîvan şiirinde mûsikî ile ilgili olarak yaptığımız sınırlı çalışma bile bu konudaki gerçeği doğrulayacak mâhiyettedir. Bu sınırlı makalenin dar çerçevesi içinde değil tesbit ettiğimiz unsurlara ait örneklerin sunulup değerlendirilmesi, örnek beyitlerin bile, bir değerlendirilmeye tâbi tutulmadan sıralanması bile mümkün değildir. Bu sebeple bu makalemizde konuyla ilgili bir ipucu vermeye gayret ettik. Yine aynı sebeplerle birçok unsura ait örnekleri ve değerlendirmeleri sunamadık. Konu hakkında bir fikir verebilecek ve bu çalışmanın sınırları içine sığabilecek kadar örnek vermeye ve değerlendirme yapmaya çalıştık.. Hem mûsikîmiz hem de dîvan şiirimiz açısından büyük önem taşıdığına inandığımız bu konunun kitap halinde ve geniş bir çerçeve içinde ele almayı tasarladığımız çalışmamızı kısa sürede yayınlamak en büyük arzumuzdur.
[Osmanlı. C, s. 649-668]
KASİDELERE BİR BAŞKA BAKIŞ İHTİYACI
Dîvan şiirimizin kullandığı önemli nazım şekillerinden biri kaside dir. Arapça “kastetmek, yönelmek” anlamlarına gelen “kasada” kökünden türetilen kaside, ”belli bir amaçla yazılmış manzûme” demektir. Kâfiye düzeni bakımından gazele benzeyen kasideler, gazellerden uzunlukları, nesib veya teşbib, girizgâh veya girîz, medhiye, tegazzül,fahriye, duâ gibi bölümleri ihtiva etmeleri işledikleri konular bakımından ayrılırlar. Ayrıca kasideler, nesîb veya teşbîb adlarını verdiğimiz ilk bölümlerindeki konulara göre aldıkları “iydiyye”, “ramazâniyye”, “bahâriyye”,”şitâiyye”, “nevrûziyye”, “rahşiyye”,”hamâmiyye” vb. gibi veya kullanılan redif kelimelerinden dolayı aldıkları “gül kasidesi”, “sümbül kasidesi”, “güneş kasidesi”, “kalem kasidesi” vb. gibi ya da kâfiye adlarından dolayı aldıkları “kasîde-i râiyye”, kasîde-i lâmiyye”, “kasîde-i mîmiyye” vb. gibi adlarla anılmaları bakımından da gazel nazım şeklinden ayrılırlar. Bunlara, Allah’ın birliğini ifade etmek için yazılmış kasidelere verilen “tevhîd”, Allah’a yakarış için yazılan kasidelere verilen “münâcaat” ve daha çok Peygamber Efendimiz’i övmek için yazılan kasidelere verilen “na’t”ları da, kasidelerle ilgili bilgiler olarak zikredebiliriz.
Kasideler,genellikle bir büyüğe takdim edilmek için kaleme alınan manzûmeler olduklarından dolayı, diğer manzûmelere nazaran, dil bakımından daha ağır ve sanat yönünden yüklü manzûmelerdir. Şâir, kasidesini takdim edeceği şahsa, ki bu şahıs genellikle kasîdesinde övdüğü kişidir, şâirlik gücünü göstermeye çalışır. Mısralarında sahip olduğu bütün bilgiler,sanatlı bir ifade içirde yer alır. Kalıplaşmış ifadelerin yanında orijinal ifadelere de sık sık rastlanır. Genellikle işledikleri konularla kasidelerin adlandırılmasına sebep olan ve güzel tasvirlerin yer aldığı nesib veye teşbib adını verdiğimiz, sekiz on beyitlik kasidenin giriş kısmı, bu manzûmelerin en sevimli ve gazele yakın bölümleridir.
Şâirin kasîdesini sunacağı kişiyi övdüğü ve kasidenin asıl yazılış maksadı olan “medhiyye” kısmı, övülen şahısla ilgili mübâlagalı ifadelerle doludur. Bu ifadelerin içinde bayağılığa düşmeden yazılmış sanatkârâne söyleyişlere rastlamak da her zaman mümkündür. Şâirlik gücü yeterli olmayan şâirlerde bu bölümde yer alan ifadeler, âmiyâne tâbiriyle, “yağcılık” şeklinde algılanabilir. Methiye bölümlerindeki böyle aşırı mübâlagalı ifadeleri değerlendirirken, meseleye sadece “câize” adını verdiğimiz, elde edilecek maddî kazanç endişesiyle ortaya konulmuş ifadeler olarak değerlendirmemek,kanaatimizce, daha doğru olur. En azından övülen kişinin vasıflarıyla öven kişinin karakterini iyi tespit edip, söz konusu ifadeleri buna göre değerlendirmekte fayda vardır. Ayrıca “över gibi görünüp yerme” sanatı olan “istidrak” ile, “söylenen sözün ya da kavramın gerçek ve mecaz anlamları dışında büsbütün tersini kastetmek” olan “ta’riz” sanatlarının kullanılıp kullanılmadıklarını da iyi tespit etmek gerekir. Övenin mübâlagalı ifadelerine muhatap olan övülen,bu övgülerin çoğunu hak edecek vasıflara ve meziyetlere sahip ise mesele yoktur. Ama bu övgülerin çoğunu hak etmiyorsa, şâirin câize için veya gelenek icabı bunları yazdığı ifade edilebilir. Bir başka şekilde ifade etmek gerekirse, “Ey padişah, ey vezir vb.! Ben sana bütün bu güzel vasıfları ve meziyetleri uygun görüyor ve yakıştırıyorum. Aslında olman gereken de budur. Sen dürüst, kahraman, âdil, cömert vb. olmak zorundasın. Şimdi sarığını önüne koy da bir düşün. Sen bu yazdıklarımı hak ediyor musun? Etmiyorum diyorsan kendine çekidüzen ver ve sultan gibi sultan, vezir gibi vezir,bey gibi bey ol.” demek istiyor şeklinde düşünmekte de fayda vardır. Bugüne kadar kasideleri hep bu menfî yönleriyle ele aldık. Bundan sonra kasidelere başka açılardan bakarak değerlendirmek de gerektiği kanaatindeyim. Bu şekildeki değerlendirmeler, bize yeni ufuklar açacaktır.
Kasidelerin,şairin kendi şairlik gücünü övdüğü ve “fahriyye” adını verdiğimiz bölümlerinin de “medhiyye” bölümleri gibi dikkatle ve değişik bakış açılaından incelenmelerine ihtiyaç vardır. Şâirin bir çeşit öz eleştiri yaptığı bu bölümlerdeki ifadelerin, şâirin diğer eserlerinin incelenmesiylme ortaya çıkan neticelerle karşılaştırılması gerekir. Bu, şâirin gerçek sanat değerinin ortaya konulması bakımından büyük önem taşır.
NEV’Î’NİN BÂKÎ MERSİYESİ
Bâkî, Dîvan Edebiyatımızın l6. Yüzyılda yetiştirdiği en büyük şâirlerinden biridir. Aynı yüzyılda yaşamış olan Malkaralı Nev’î de devrin önemli sanatkârları arasında yer alır. Bu iki güzîde insanın aynı edebiyata mensup olmaktan ve aynı asırda yaşamış bulunmaktan başka ilgi çekeci bir özellikleri daha vardır: Her iki şâirimiz de “Ahaveyn” adı ile anılan Karamânî Mehmed ve Ahmed Efendi’lerden aynı sıralarda feyz almışlar, yani sınıf arkadaşlığı yapmışlardır. Aynı sınıfta iki şâirimizin dışında Hoca Saadeddin, Remzî-zâde, Hüsrev-zâde, Üsküplü Vâlihî, Karamanlı Muhyiddin, Edirneli Mecdî, Cevrî ve Camcı-zâde gibi devrin önemli sîmâları da vardır.
Bâkî’nin Kanunî Sultan Süleyman’dan gördüğü ilgi ve devrinde edindiği yer, en büyük arzusu olan şeyhülislâmlık makamına kavuşamamasına rağmen, bilinmektedir. Nev’î ise Sultan III. Murad’ın yakın ilgisine ve itimadına mazhar olmakla beraber Bâkî’ye gösterilen ilginin kendisine gösterilmediğini bazı beyitlerinde dile getirmekten geri kalmamıştır: “Sultan Süleyman’ın lutfu Bâkî’yi zamanın Selmân’ı yaptı. Sen de Nev’î’ye yardımcı ol ki o da zamanın Zâhir’i olsun.” dediği,
Nev’î’ye lutf it mu’în ol kim Zâhir-i vakt ola
Bâkî’yi lutf-ı Süleymân itdi Selmân-ı zamân
şeklindeki beytinde bu duygularını açıkça ifade eder ve “Sabah vakti başıma devlet güneşi doğsaydı,Bâkî’nin şiirini, kadehin dibinde kalan ve yere dökülmesi âdet olan bir yudum şarap gibi, ayakklar altına serperdim.” dediği,
Şi’r-i Bâkî’yi salardum cur’a gibi ayaga
Başuma togsa benim de mihr-i devlet subh-dem
şeklindeki beytinde de benzeri duyguları tekrar ederken, aynı zamanda kendi şiirinin Bâkî’nin şiirinden daha güzel olduğunu dile getirmekten de geri kalmaz. Bu duygularını “Nev’î’nin nazmını görüp kulağına inciden küpe yaptı; Bâkî’nin sözü onun kulağına ağır , sakil gelse bunda şaşacak ne var?” dediği,
Nazm-ı Nev’î’yi görüp dürr-i binâgûş itdi
N’ola Bâkî sözi gûşına anun gelse girân
şeklindeki beytinde de dile getirmektedir. Ancak, sayıları çok az olan bu beyitlerin dile getirdği duygular Nev’î’nin gerçek karakterine uymamaktadır. Çünkü Nev’î iyi bir tasavvuf kültürüne sahipdir ve şiirlerinde bu kültürün derin izlerini ve samimi söyleyişlerini sıkça görmek mümkündür. Sultan III. Murad tarafından Bağdad kadılığına tayin edildiği zaman “adâletle hükmedemezsem” kaygısıyla gitmek istemediği için bir hafta gözyaşı döktüğünü, bunu gören padişahın kararından vazgeçerek onu şehzadelerine hoca tayin ettiğini bildiğimiz Nev’î’nin vefât ettiği zaman cenâze masraflarını karşılayacak parası çıkmadığı için cenâzesinin pâdişah tarafından kaldırıldığını da biliyoruz. Sadece III. Murad’dan hediye kabul eden ve eline geçen her şeyi dağıtmaktan büyük haz duyduğu anlaşılan şâirimizin, dünyevî hırslarla Bâkî’ye kıskançlık duyduğunu söylemek biraz haksızlık olur. Kaldı ki oldukça hacimli olan divanının içinde bu üç beyitten başka hiç bir şâiri kıskandığını gösteren başka beyit de yer almamıştır. Tam aksine dîvânında yer alan mersiye şeklindeki bir terci-i bend, yukarıdaki beyitlerle andığı ve çok sevdiği beyitlerindeki içli duygulardın anlışılan Bâkî için kaleme alınmıştır. Altışar beyitlik beş bendden meydana gelen ve “fe’ilâtün-fe’ilâtün-fe’ilün” vezniyle yazılan bu terci-i bend, Nev’î’nin samimî duygularını ifade ettiği kadar, Bâkî’nin gerçek değerini ifade etmesi bakımından da ehemmiyeti hâiz bir manzûmedir.
Matbû dîvânında yer alan terci-i bendin
Yire çal câm-ı şevki ey sâkî
Gitdi bezm-i zamâneden Bâkî
şeklindeki her bendin sonunda tekrarlanan vasıta beyti, Nev’î’nin sınıf arkadaşı Bâkî’yi kaybetmesinden dolayı duyduğu üzüntünün ne kadar büyük ve samimî olduğunu gösterecek güzelliktedir. Dünyayı gelip geçici bir içki ve eğlence meclisine benzeten Nev’î, o meclisin en önemli mensuplarından birinin Bâkî olduğu ve onun yokluğunda bu meclisin tadının kalmadığı kanaatındadır. Bu kanaatını meclisin içki dağıtıcısına “Ey sâkî, neş’e kadehini yere çal (kır, parçala) çünkü zaman meclisinden (dünyadan) Bâkî gitti.” şeklinde ifade etmektedir. Bu hüzünlü ifadede, kaybedilmiş bir sınıf arkadaşının, iyi bir dostun acısı yanında kaybedilen değerli bir şâirin, bir meslekdaşın derin acısı da vardır.
Nev’î bu derin ve samimî acısını “Âlemin sarayının kubbesi yıkılıp, âsumânın yaprakları (yedi gök) ateşlere yansın.” şeklinde düz yazıya çevirebileceğimiz terci-i bendinin ilk beytinde daha şiddetli hissetmektedir. Sanki Bâkî’nin ölümüyle dünyanın sonu gelmiştir:
Yıkılup kasr-ı âlemün tâkı
Oda yansun sipihrün evrâkı
Bu ifadenin içinde kıyâmet alâmetlerini görmek mümkündür.
Nev’î, “O ay yüzlü gözden gizlendi (kayboldu), benim âhım ufukları yaksa bunda şaşılacak ne var?” diye sorduğu ikinci beyitte Bâkî’nin ölümüyle duyduğu üzüntünün büyüklüğünü, âhının ufukları yakıp kavuracak kadar büyük ve ateşli olduğunu belirterek ifade etmiştir:
Gözden oldı nihân o mâh-cemâl
Yaksa âhum aceb mi âfâkı
Bendin üçüncü beytinde eceli çaresi bulunamayan bir sıtma hastalığına benzeten Nev’î, “Ne muska (nusha) ne de efsuncunun efsûnu ecel sıtmasına çâre olmadı.” dediği:
Kârger olmadı teb-i ecele
Ne azîmet ne rukye-i râkî
şeklindeki beytinde zamanın hurâfeye dayalı tedâvi yolları hakkında bize ipuçları verir. Bu beyti takip eden dördüncü beyitte de bu düşüncelerini “Hekimler bir türlü anlaşıp bu zehire bir panzehir bulamadılar.”şeklinde açıklamaya devam eden şâir, kendisinin de bir ilim adamı olmasının gereğini yerine getirerek, dertlere asıl çâreyi müsbet ilim adamlarının bulması gerektiği gerçeğine döner. Ancak bugün olduğu gibi o gün de tıb ilmi ecel, yani ölüm karşısında çâresizdir. Tıp âleminin ecel karşısındaki çaresizliğinin ifade edildiği beyitte eceli de panzehri henüz bululunamamış bir zehire benzetir:
Hükemâ ittifâk idüp hergîz
Bulmadılar bu zehre tiryâkı
Şâir, “O tatlı dudak ecel şarabını (şerbetini) içti, âşıklarının damağı acı olsa (kederli olsalar) ayıp mı” dediği beşinci beyitte “şirin-leb” yani tatlı dudaklı olarak vasıflandırdığı Bâkî’nin de her ölümlü gibi “ecel şarabı”nı içtiğini ifade eder. Nev’î, onun sevenlerini de “damağı acı” yani kederli âşıklar olarak nitelendirir. Bâkî için kullandığı “şîrin-leb” terkibiyle de O’nun güzel şiirler söyleyen hoş-sohbet biri olduğunu da ifade etmek istediği söylenebilir:
İçdi câm-ı ecel o şîrir-leb
Telh-kâm olsa tan mı ‘uşşâkı
Bendin sonunda yer alan “Ey Sâkî, neş’e kadehini yer çal (kır, parçala) çünkü zaman meclisinden (dünyadan) Bâkî gitti” dediği
Yire çal câm-ı şevki ey sâkî
Gitti bezm-i zamâneden Bâkî
beyti şaîrin bendin beyitlerinde dile getirdiği isyan, çâresizlik ve üzüntülerini ifade eden yoğun duygularla yüklüdür.
2
Nev’î, terci-i bendinin ikinci bendinde tema olarak dünyanın vefâsızlığını işler.Başımıza gelen bütün olumsuzların müsebbibi saydığımız feleği hedef alan bu bendde şair, inançlarına, karakterine, almış olduğu kuvvetli tasavvuf kültürünün icaplarına rağmen, duyduğu derin üzüntünün tesirle, bir çeşit isyâna kapılmış gibidir.Bendin birinci beytinin ilk mısraında “bî-sebât” yani sebatsız,dönek olarak vasıflandırdığı feleği ikinci mısrada devamlı dönen ancak verimsiz bir değirmene benzetir. “Yıkıl ey dönek felek yıkıl. Bozul ey verimsiz değirmen bozul” dediği beyitteki bu değirmenin öğüttüğü tahıl ise insandır,insan ömrüdür. Her iki mısrada da şâirin hareket noktası feleğin dönmesi ile döneklik ve değirmenin çarkının dönmesi hadisesidir. Çarh kelimesinin hem felek hem de günlük hayatta kullandığımız ve çark adı verdiğimiz âleti, değirmen çarkını ifade etmesi bu beyitte önemli bir husustur:
Yıkıl ey çarh-ı bî-sebât yıkıl
Bozul ey âsiyâb-ı bî-hâsıl
Nev’î “Çünkü senin dönüşün benim arzularıma uygun değil, gel öyle üstüme durup bana engel olma” şeklinde nesre çevirebileceğimiz bendin ikinci beytinde de bu düşüncesini sürdürerek feleğin kendi arzularına göre dönmediğinden şikayet eder. Onun muradı Bâkî gibi sevdiklerinden ayrılmamaktır:
Çünki devrün murâdum üzre degül
Üstüme turma gel olup hâ’il
Nev’î, “O aya gökyüzü menzil (ulaşılacak yer) iken, niçin toprağın altını O’na devamlı outurulacak yer ettin?” diye sorduğu bendin üçüncü beytinde Bâkî’yi gökyüzünde, daima yükseklerde bulunan ve geceleri dünyayı aydınlatan bir ay olarak düşünür. O’nun toprağın altına girmesini kabullenemez. O parlak ayın menzili daima göklerde olmalıdır. Bâkî’nin aya benzetilmesindeki en önemli sebep şâirimizin fazîleti, bilgisi ve sanatkârlık gücü ile çevresine ışık saçtığı düşüncesidir:
Niçün itdün hazîz-i hâki makar
Ol mehe âsmân iken menzil
Nev’î, “Su gibi her terafa akıp giderken, o naz servisinin ayağını niçin balçığa sapladın?” dediği dördüncü beyitte de Bâkî’yi “her tarafa akıp giden” bir suya benzetirken, Bâkî’nin çok velûd, başarılı ve yaygın şöhrete sahip bir şâir olduğuna da işaret etmektedir. Nev’î “naz servisi” olarak vasıflandırdığı sınıf arkadaşının “ayağının baçığa gömülmüş olmasını”, yani ölümünü bir türlü kabullenmek istemez:
Su gibi her yana revâne iken
İtdün ol serv-i nâzı pâ-der-gil
Nev’î, “Dünyanın tatlı şarabı zehire bulaşmış, akıllılar yine buna mağrur olur.” Şeklinde nesre çevirebileceğimiz beytinde de Bâkî’nin ölümüyle artık bu dünyanın tatlı şarabının zehire bulaştığı kanaatındadır ve bu dünyaya mağrur olmaya, ona bağlanmaya bir türlü anlam veremez:
Mey-i nûşîn-i dehr zehr-âlûd
Yine mağrûr olur buna âkil
Artık, Sâkî neşe kadehini yere çalıp parçalamalıdır; çünkü Bâkî zaman meclisinden (dünyadan) ayrılmıştır. Aynen tekrar edilen beyitteki şiddetli isyan ve karamsarlık duygularının, birinci bendin sonundaki şiddetini çok az da olsa, azalmaya başladığını hissedebiliyoruz.
Yire çal câm-ı sevki ey Sâkî
Gitti bezm-i zamâneden Bâkî
3
Terci-i bendin üçüncü bendinde Nev’î’nin artık Bâkî’nin ölümünü kabullendiğini, daha önceki beyitlerdeki isyanlarından yavaş yavaş uzaklaştığını görüyoruz. “Ecel kadehini içdi, yükü yetti (içeceği kadar içti), âşıklar meclisini acıya boğup gitti.” dediği üçüncü bendin ilk beytinde Bâkî’nin âşıklar meclisinde yeteri kadar içtiğini ve ecel şarabını da içerek, kendisini sevenleri acı ve keder içinde bırakıp gittiğini ifada ederken, Kur’an-ı Kerîm’deki “Her nefis ölümü tadacaktır.” meâlindeki ayete telmihte bulunarak, her ölümlüyü de aynı âkıbetin beklediğinin farkında olduğunu dile getirir:
İçdi câm-ı ecel yüki yetdi
Bezm-i ‘uşşâkı telh idüp gitdi
Nev’î bu kabullenişini, “Meğer kavuşma zamanı gelmişti, eceli geldi ve ömrü sona erdi.” şeklindeki beytinde yer alan “vâde-i vuslat”, “eceli geldi”, “vâdesi yetti” gibi dinî inançlarına uygun ifadelerle dile getirmeye bendin ikinci beytinde de devam eder.
Va’de-i vuslat eylemişdi meger
Eceli irdi va’desi yetdi
Şâir bendin üçüncü beytinde çaresizliğinin ve ölüm karşısında elinden bir şey gelmezliğin acısını, “O serviyi (servi boyluyu) yokluk eli (ölüm) toprağa dikti ve benim emellerimin fidanının işi bitti.” şeklinde ifade ederken, arzûlarını “işi bitmiş fidana”, Bâkî’yi de bir serviye benzeterek “fenâ eli”nin yani ölümün onu toprağa diktiğini söyler:
Dikdi ol servi hâke dest-i fenâ
Nahl-i maksûdumun işi bitdi
Bendin dördüncü beyitinde ise bu teslimiyetin ve kabullenişin açık ifadesi yer alır. Bâkî bu geçici, yalancı dünyaya gözünü yumup âhiret evine göçmüştür:
Göz yumup bu cihân-ı fânîden
Dâr-ı ‘ukbâya irtihâl itdi
Bunun sebebi ise kendisine gerçek sonsuzluk hayatının kapısının açılmış olmasıdır. “Çünkü kendisine sonsuzluk kapısı açıldı, O da geçici dünyanın kapısını kapattı (sağlamlaştırdı).” şeklindeki bu ifadede de samimî bir mü’min olan Nev’î’nin İslamî inançlarına uygunluk göze çarpar:
Kendüye çün açıldı dâr-ı bakâ
Der-i fânîyi ol da berkitdi
Bâkî’nin zaman meclisini terketmesi sebebiyle ve Nev’î’nin sâkîden neşe kadehini yere çalınmasını istediği vasıta beytinin anlamı burada isyandan ve kırgınlıktan arınmış ve daha çok acıyı ifade eder hâle gelmiş gibidir:
Yire çal câm-ı sevki ey Sâkî
Gitti bezm-i zamâneden Bâkî
4
Dördüncü bend, Nev’î’nin Bâkî’nin ölümünü vasıta yaparak insanlara ölüm gerçeğini hatırlattığı beyitlerdir. “Onun damağını ecelin acılısı etmek için (ona ecelin, ölümün acısını tatdırmak için), zamanın içki dağıtıcısı ecel kadehini (şerbetini, şarabını) ona içirdi.” dediği bendin ilk beytinde zaman sâkîye, ecel şaraba benzetilmiştir. “Zaman sâkîsi” Bâkî’ye ölüm acısını taddırmak için “ecel şarabı”nı içirmiştir:
İtmege anı telh-kâm-ı ecel
Sâkî-i devr içürdi câm-ı ecel
Nev’î “Gel kulağındadan pamuğu çıkar, ecelin haberi (bir gün) sana da ulaşır.” dediği bendin ikinci beytinde de bundan ders alınmasını, ecelin her ölümlüye ulaşacağını “kulağından pamuğu çıkar” ve “ecel haberi sana da erişir” ifadeleriyle dile getirirken, hiç bir tedbirin ecele engel olamayacağını, “Her nefis ölümü tadacaktır.” âyet-i kerîmesine bir kere daha işaret ederek ifade eder:
Penbeyi gel çıkar kulagundan
Sana da irişür peyâm-ı ecel
Nev’î, Bâkî’nin gül gibi sinesini ecel oklarına kalkan ettiğini “Ecelin oku o aya (ay yüzlüye) geldiği zaman o, gül gibi sinesini ona kalkan etti.” şeklinde nesre çevirebileceğimiz bendin üçüncü beytinde ifade ederken, ölüm karşısındaki âcizliğimizi ve inançlarımız gereği kabullenişimizi dile getirir:
Gül gibi sînesin siper itdi
Gelicek ol mehe sihâm-ı ecel
Bendin dördüncü beytinde güzelliği ülkeye, ayva tüylerinin bu güzellik ülkesini harab eden istilâcı askerlere benzeten Nev’î, geceye benzettiği eceli de güzellik ülkesini harab eden bir unsur olarak değerlendirirken, “Ecel akşamı ayva tüyü askeri gibi gelip güzellik ülkesini harap etti.” İfadesini kullanır:
Mısr-ı hüsnün harâba virdi gelüp
Leşker-i hattı gibi şâm-ı ecel
Bedenin yuvaya, canın kuşa, ecelin tuzağa benzetildiği beşinci beyitte “Ecel tuzağı, can kuşu ne kadar çabuk hareket ederse etsin, onu yuvasında avlar.” diyen Nev’î, ölümün kaçınılmaz olduğunu, ölüm karşısında ne kadar âciz olduğumuzu, bir kere daha ifade eder:
Âşiyânında sayd ider murgı
Ne kadar çâpük olsa da dâm-ı ecel
Neşe kadehini yere çal ey sâkî çünkü zaman meclisinden Bâkî gitti şeklindeki vasıta beyti bu bendin ifade ettiği duygularla biraz daha çâresizlik, kabulleniş ve hüzünle dolar.
Yire çal câm-ı sevki ey Sâkî
Gitti bezm-i zamâneden Bâkî
5
Manzumenin beşinci bendinde yer alan beyitler dua beyitleridir. Nev’î “Ey yüce Allâhım yardımlarını, lutfunu ona rehber kıl; çünkü o sonsuzluk evine gitti.” dediği bendin ilk beytinde “sonsuzluk evi”ne göçen Bâkî için dua eder ve yardımlarını ona rehber etmesi için yakarır:
İtdi dâr-ı bakâya çünki güzer
Kıl İlâhî inâyetin rehber
“Can atarak ölüme giden dudağı susamış” Bâkî’nin eline, susuzluğunu gidermesi için, “kevser suyu”nu sunmasını,
Teşne -leb sana cân atub gitdi
Sunasun diyu destine kevser
O’nun dergâhında yüzünü yere koyarak günahlarını itiraf ettiğini,
Yüz yire kodı dergehünde senün
Cürmine ya’nî i’tirâf eyler
bu sebeple onu “topraktan kaldırmasını” yani günahlarını affetmesini. “Çünkü onun buna lâyık bir kul olduğunu”,
Hâkden götürüp ana eyle
Ol ki lâyıkdur ey şeh-i berter
“Yokluk kadehini parçaladığını”, bu sebeple yerinin cennet olması gerektiğini, dolayısıyla “Huld Cenneti’ni onun devamlı kalacağı yer” etmesini niyâz eder:
Çün şikest itdi bu fenâ câmın
Nev’iyâ bezm-i huldi ide makar
Artık “Neş’e kadehini yere çal ey sâkî, çünkü zaman meclisinden Bâkî gitti” şeklindeki vasıta beytinin o yoğun hüznü bu bendin sonunda ortadan kalkmış gibidir. O öfkenin o üzüntünün ve çâresizliğin yerine beyite sanki bir teslimiyet ve tevekkül gelip oturmuştur sanki.
Yire çal câm-ı sevki ey sâkî
Gitti bezm-i zamâneden Bâkî
Görüldüğü gibi Nev’î bu otuz beyitlik terci-i bendinde son derece samimî duygularını dile getirmiştir. İfadelerinin, birçok mersiyede zaman zaman karşımıza çıkan tumturaklı, çoğu zaman sanat endişesiyle ortaya konulan anlaşılması zor ifadelerden arınmış içli, insanı hemen kavrayıveren akıcı ifadeler olduğu göze çarpar. Bunun aksi , yukarıda da ifade ettiğimiz gibi Nev’î’nin yaradılışına, karakterine ve küçük yaşlarda almış olduğu tasavvuf terbiyesine aykırıdır. Bir insan olarak, yukarıda yer verdiğimiz bir iki beyitte , kendisine de Bâkî’ye gösterilen ilginin gösterilmesini istemiş olması onun aşırı kıskançlığını ifadeden ziyade, gerçekten de sahip olduğu şâirlik gücünün iyi anlaşılmadığının haklı bir şikayeti sayılmak lazım gelir. Gerçekten de Nev’î üslubuyla, veciz anlatımıyla, duygulu ifadeleri ve samimiyetiyle yaşadığı l6. Asrın Fuzûlî gibi Bâkî gibi değerlendirilmesi ve hakettiği yere oturtulması gereken âlim şâirlerinden biridir. Elimizde bulunan ve elimize geçmeyen ancak kaynaklarda adı zikredilen otuzu aşkın eseri yanından Nev’î’nin en değerli eseri şüphesiz ki yetiştirdiği oğlu Nev’î-zâde Atâyî’dir.